telltale games, gerçekten üzdün beni.. bu yaşta oynamasından yegane zevk aldığım, ortasında bırakmayıp sonuna kadar gittiğim, yormayan hengamesiz oyunlardandı seninkiler.. wolf among us 2 ve walking dead'i son sezonunu bekliyordum sessiz bir heyecan ile.. hafta sonu yeni bölümü yayınlandı mı diye kontrol ederken, geliştirici kapanıyor haberi ile üzdün beni..

son sezonu da önden satın almıştık, durumu ne olacak acaba.. sezonu tamamlayabilecekler mi yarım mı kalacak? erken erişim de değil, steam iade yapacak mı böyle bir durumda??

BeğenFavori PaylaşYorum yap
Önceki yorumları gör 5 / 6

#bilim #bilimseyir #akış #gündemdışı

Zaman Kristali - Maddenin 4 Boyutta Vücut Bulan yeni bir Hali.

- Marvel ya da DC Evreni çizgiroman/filmlerinden fırlamış gibi duran bir başlık. Başlığın aksine konu sıkıcı, onun için istediğiniz basamağı izleyerek "yazı" boyunca ilerleyiniz.

İster teorik bir fikrin deneysel olarak gerçekleştirildiği yeni bir adım olarak görün (1) ya da isterseniz diğer hiç bir maddede görmediğimiz özelliklerin ortaya çıkışı olarak bakın bu duruma (2).

--> (2) genellikle maddenin 4 temel hali olduğunu öğreniriz: katı-sıvı-gaz-plazma. Fazla kafayı karıştırmamak adına sanırım diğer klasik olmayan, düşük sıcaklık, yüksek sıcaklık, yüksek enerji halleri olduğunu bilmeyiz, öğretilmeyiz. Ama teorize edilenler dışında, daha 20'ün üstünde madde hali bulunmakta olduğu söylenebilir. ("günlük hayatta önemi yok la, karşılaşmıyoruz ki la" diyenler için örnek olarak "cam" örneği verilebilir, fizikteki tanımı ile kristal olmayan, sıvı haline doğru ısıtıldığında cam geçişi gösteren, termodinamiksel olarak kendi kristal parçalarına uyan yarı kararlı halde bulunan amorf bir katı. sıkılanlar (1)'e geçsin hemen lütfen.. Kalanlarla devam edelim.

Nedir "zaman kristali"ni özel yapan? Kısaca diyebiliriz ki madde dinlenme halindeyken hareketsiz olup, kinetik enerji ile karşılaşana kadar bu enerji halini korur. Sadece örnek amaçlı olarak Futbol topunu düşünürsek, top sabit dururken potansiyel enerji ile doludur ama hareketsiz beklemektedir; tekmeyi yediğinde bu enerji kinetik enerjiye dönüşür, hareket eder. İşte bu "zaman kristalleri" kendi hareketsiz hallerinde-sabit hallerinde hareket eden maddeler olduğunu söyleyebiliriz. Yani tekmeyi yemediği halde, sürekli hareket eden bir futbol topu. Kısacası, ilk dengesiz madde hali. Canlanmadı mı hala kafada?

Bildiğimiz kristallerin atomları sürekli birbirini takip eden 3 boyutlu model/düzenlerle örülüdür, yani kafeslenmiştir. Bu düzenler uzayda (ortam olarak uzay yani, hemen güneşe aya gitmesin akıl dur) birbirini tekrarlarken, zaman kristalleri düzenlerini hem uzayda hem de zamanda tekrarlamaktadırlar. Yani kısacası 4 boyutlu kristallerdir. Yapısal hareket eden, iç yapısal formunu zaman içinde değiştiren kristaller. (Hayır slime değil.-(3)'de belki daha iyi gözünüzde canlanır.)

(-Saçmalama 4 boyut ne, 4 boyutlu kristal mi olurmuşçular için, bizlerin, insan-birey, 4 boyutlu bir yaşamımız olduğunu hatırlatmak isterim. Yani uzayda her anınız (sadece ileriye doğru yönelen) bir zaman düzlemi üzerinde tanımlanır.)

--> (1) Aslında zaman kristallerinin konsepti ilk defa 2012 yılında, Nobel ödüllü F. Wilczek tarafından teorize edilmişti. O zaman, maddenin hareketsiz halinde hareket edeceğini öngören bir teorik fikir olarak ortaya sunulmuştu. Yani biraz daha açarsak, "zaman kristalleri"nin, kararsız halde dizayn edilerek, enerji uygulaması ihtiyacı olmadan hareket edebileceği, zamanın simetrisini kırıp atomların daimi hareket halinde olacağı fikridir diyebiliriz. (Zaman simetrisi kısmı, aynı paritede hareket etmemek, uyum göstermemek, beklenen takip eden eş hareketi yapmamak....., aslında hep de kırılıyor hatta termodinamiğim ikinci yasası en büyük nedeni de.. -kapalı/izole sistemden konuşuyoruz şimdi). Teorinin ortaya çıkması ayrı bir mevzu, bunun yapılması, test edilmesi, gösterilmesi ayrı bir çekişme oluyor bilimde her zaman. Ağustos 2016'da Yao ve çalışma arkadaşları (Phys. Rev. Lett. 118, 030401 (2017)) bu teoriyi hayata geçirecek "teorik fiziği ile uygulaması arasında bir köprü kuracak olan" çalışma taslağını ortaya koyması ile, bağımsız iki araştırma grubu (Zhang: arXiv:1609.08684. ve Choi: arXiv:1610.08057.) akabinde temel taslağa bağlı kalıp farklı yollar kullanarak deneyi gerçekleştirdiklerini ve sonuca ulaştıklarını açıklamış durumdalar. Merak edenleri (3)'e alalım merak etmeyenler (4)'e yürüsünler. (3) iyice sıkıcak biliyorum.

(3) İlk çalışma ekibi (Maryland Universitesi'nden) 10 sıra dizili ytterbium'dan oluşan kristal ile yola koyulmuşlar. Bu kristalin içindeki iyonların elektronları dolanık durumda olup, sabit hali bozmak için 2 farklı laser kullanılmış. Deneyde, ilk laser ile iyonları uyarıp dönmelerine(çevrilmelerine) ve diğer iyonlarla etkileşmeleri ve diğer iyonları da uyarılıp ikinci laserin oluşturduğu manyetik bir alan içinde tüm hareketin gerçekleşmesi sağlanmış. Bütün iyonlar titreşmek ya da dönme haline gelene kadar devam ettirilmiş. Deney ilk bakışta, normal kristaller-maddeler için gayet normal bir akış/hareket olarak kabul edilecek bu durum olmakla beraber, iyonların laser ile dürtüldüğünde normal kristallere göre daha fazla enerji ile hareket ettiği gözlemlenmesi, maddenin yeni halinin keşfi için kabul edilebilir bir sonuç oluşturmuş. Kafanızda daha iyi canlanması için durumu Jöle'ye benzetebiliriz. Jöle'yi bir kere harekete geçirince durmaksızın hareket etmesi (ve her dürtmenizde daha hızlı hareket etmesi gibi). Diğer çalışma ekibi (Harvard Üniversitesi) ise elmaslardaki nitrojen boşluk bölgelerini, elmaslardaki noktasal hata bölgesi diyebiliriz, kullanmışlar. Laser yerine mikrodalgalar ile elmasdaki iyonları dönme ve titreşim hareketi yapar hale getirmişler ve gözlemlenen sonuç aynı olmuş. Farklı yollar ama aynı sonuca ulaşılması sonucu doğrulamış durumda.

(4) "Maddenin yeni formu ne işe yarayacak, ne gereği var, Galatasaray şampiyon mu olacak yani?" kısmına geçebiliriz. Bunu soranın "maddenin "cam" hali için de ne gereği var gerçek hayatta yok ki la" demişti (2)'de, hatırlatırım. Öncelikle maddenin yeni bir halinin keşfedilmesi ve bilinen temel fiziğe "nispeten" karşı gelmesi (denge halinde olmayan maddenin keşfi, zaman simetrisinin kırılması), fizik kuralları ile ve madde ile nasıl oynayabileceğimizi gösteriyor ve atom, atom altı, madde, dünya, evreni anlama/anlamlandırma ufkumuzu genişletiyor. Uzak ara geri kaldığımız quantum bilgisayarın gelişiminde ayrı bir çığır açabilecek konu.

(5) Sana ne faydası var?
- biraz bu noktada uçacağım, yani mevzu oraya kadar varır mı öngöremiyorum ama olasılığı yok denilemez. Ve büyük bir sorunun çözümü olur: şu an için enerji kaynağının yetersiz olduğu mars ötesi yolculuklarda, tepki>etki şeklinde yüksek verimli yakıt elde etmek. Hatta dolanık atom setleri kullanılırsa, bu enerji aktarımının alakasız ortamandan/madenden (misal dünya üzerinden) yapılabilmesi gibi..
Bu muydu yani dediğinizi duyuyorum.. 🙂 kendi güneş sistemimizi er ya da geç terk etmek zorundayız ve enerji mevzusu en önemli engellerimizden biri..
- boyutlar arası kapı keşfi gibi hayal ötesi yaklaşımlar da olabilir ama henüz boyutlar arası iletişime / öteyi göremeye hazır değiliz. Bunu YZ’lere (AI’lere) bırakalım izninizle.

---
Dün 'zaman' kavramı hakkında yaptığım paylaşım üzerine daha eskiden yazdığım bir makaleyi de yeri gelmişken paylaşabilirim diye düşündüm.
daha önce kapanan blog'umda okuyan olmuştur belki..
---

Onur Kenan U. - Şubat 2017.

http://www.sciencealert.com/scientists-have-just-announced-…
https://www.technologyreview.com/…/physicists-create-world…/
http://physics.aps.org/articles/v10/5
http://physics.aps.org/articles/v10/5#c7

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#bilim #bilimseyir #akış #gündemdışı

GEÇMİŞ, ŞU AN VE GELECEK ARASINDAKİ FARK İNATÇI BİR İLLÜZYONDAN
İBARETTİR...
ALBERT EINSTEIN

Son.
Her şeyin başlangıç anı olabilir mi?

Zorunlu olarak zaman nedir sorusuyla başlamamız gerekiyor.
Zaman, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik, "gözlenen" ve "gözlemci"ye göre ölçülebilir göreli bir kavram, aslında bir bakıma biz insanlar için "şu an var olma"nın gerekliliği de diyebiliriz.
36 yaşındayım. Sürekli olarak geçmişe dönüşen şimdim ile geleceğimi şekillendiriyorum. Geçmişi hatırlıyorum. Şimdimi biliyorum. Geleceği tahmin edebiliyorum. Geleceğim geçmişimden sorumlu olabilir mi?

Zamanı algılıyor olmakla beraber, uzay-zaman kavramına aşina değiliz, bu kelime ikilisi akıllarımızda bir çağrışıma sebep olmuyor. Halbuki aslında yaşamımızı kurduğumuz bu dünya, evren, kısacası hayallerimizden gerçeklerimize her şeyi kapsayan bir "yapı", evrenin örgüsü kısacası. Ya da matematiksel bir model. Gözlemlediğimiz, algıladığımız, bildiğimiz, 3 boyutlu evren yapısı ile hissettiğimiz zamanın da dahil olduğu 4 boyutlu model uzay-zaman.

Yapı, örgü, gerili bir çarşaf gibi düşünülebilir. Üzerinde bir cismin olması o çarşafın aşağıya doğru boy vermesini sağlar. Ama çarşaf üstünde ilerleyen bir karınca için ilerleyiş yolu hala düzdür. Evrenin yapısı da buna benzer. Maddenin varlığının uzay zaman geometrisini değiştirir, ve bu bükülmüş geometri yer çekimi olarak tanımlanır. Karınca için bir şey değişmez. Düz yoluna devam eder, sadece yolu biraz uzamıştır ya da çarşaf aynı çarşaftır ama cismin yanından geçerken harcadığı süre uzamıştır. Dünyanın kütle çekiminden uzay-zamanın bükülmesine uyarlanmış koordinat sistemini temsilen bir çizim yer alıyor yanda, uzay-zaman bükülmesinin iki boyutlu çizimi, ama aslen bükülen bir uzay yok. Kütleçekim, yer çekimi, arttıkça zaman yavaşlıyor, ya da koordinat sistemi uzuyor.

Gerçek mi bu? Ya da bir önemi mi var mı?

Astronotlar, kütle çekiminden daha az etkilendiği için bizden daha farklı bir zamanda yaşıyorlar diyebiliriz, veya geleceğe biz dünya üzerindekilerden önce vardıklarını söyleyebiliriz. Ya da dünyanın çekirdeğinin dünyanın yüzeyinden 2,5 yaş genç olduğunu. "O kadar da değil be!" diyebilirsiniz ama yön bulmamızı sağlayan GPS uydularında bu işi matematiksel kodlarla düzeltilmemiş olsa haklısın derdim.

Konuya geri dönelim.
Son. Her şeyin başı olabilir mi?

Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Kusursuz, muntazam şekilde sonsuza dek, her zaman, ve edebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark, Albert Einstein'ın da dediği gibi illüzyondan başka bir şey değildir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmesi sadece birbirine bağlı olmasından kaynaklanan bir yanılsamadır.
Zorunlu olarak şu soruyu sormak gerekiyor:
Geçmiş geleceği şekillendirir. Peki gelecek geçmişi şekillendirir mi?

Yine fiziği devreye sokmamız gerekiyor cevap için. Zamanda yolculuk yapılabilir mi? Genel ve özel görelilik kuralları, zamanın hız ve gözlemci ile alakalı bir kavram olduğunu söyler. Işık hızı ise bizim evren dokumuzda bilinen son hız, bir çeşit kısıtlayıcıdır. Cisim ışık hızına çıktığında, zaman kendisi için durur. Gözlemci olarak biz ise cismin ışık hızında hareket ettiğini görürüz. Yani aynı şartlar altında bir astronot daha yavaş yaşlanacaktır veya ışık hızına yakın seyreden 35 yaşında uzay gemisine binen bir astronot kendisine göre 6 sene sonra dünyaya döndüğünde ikizinin 45 yaşında kendini ise 41 yaşında olduğunu görecektir. Yani kısacası ışık hızına yakın gitmek uzay zamanda etkileşimleri azaltmakta ama nedenselliği bozacak türden bir etkileşime sebep olmadığı için bu zaman yolculuğu olarak adlandırılmaz; "zaman genişlemesi" tabirini kullanılması bu nedenledir. Yine de zamanın bir ilüzyon olduğunu görmenizi sağladığı için ikizini dünyada bırakan astronota teşekkür etmemiz gerekiyor.

Kısacası zamanda geriye gitmek için fizik kuralları gereği, ışıktan daha hızlı olmak gerekir. Bizim evren dokumuzda mümkün değil. Ama normalde bir fizikçi, matematiksel teoride var olabilecek, takyonlar adı altında, ışıktan hızlı hareket eden ve bu nedenle zamanda geriye giden parçacıkların var olduğunu daha doğrusu bu teoremin mümkün olabileceğini söyleyecektir. Takyonlar etkileşime girmediğimiz, gelecekten bir haber almadığımız sürece nedenselliği bozmayarak, fiziğin kurallarını ihlal etmezler, varlarsa da belki bu yüzden de saptanabilmiş değillerdir. Saptanmamış olmaları çevreyle etkileşimlerini saptayamayacak olmadığımız anlamına gelmez: rüzgarı ölçmeden basınç ya da sıcaklık farkından bir hava akımının olacağını bilmek gibi. Ama henüz saptanabilmiş bir takyon da mevcut değildir. Belki bunun nedeni gözlemci olduğumuz bu evren boyutu yerine takyonların yeni bir boyut açması da olabilir. Ya da evrenin yapısını düzlemsel genişletiyorlardır, zamanda düzleminde geriye gidişi gözlemci olarak farkedebilmekten uzağızdır?

İyi de zaman sonsuz bir düzlemse nereden geldik? Başlangıç olmadı mı?
Zaman bir yanılsama ise, evren zamandan bağımsız mı?

Evren nedir ve neresindeyiz? Her gece uzaya baktığımızda aslında geçmişi görürüz, bir-binmilyonlarca ışık yolu uzaktaki yıldızların merkezlerinde olan nükleer tepkimelerden oluşan fotonlar bize ulaşana kadar uzay-zamanda yolculuk yapmış ve sonunda gözümüze ulaşmışlardır. Gördüğümüz şu andır ama kaynak uzaklıklığa bağlı olarak geçmiştir. Aynı durum güneş için de geçerlidir. Işığın hızı yaklaşık 300.000km/saniye olduğunu, ve bizim yaşadığımız Dünya'nın da Güneş'den 150milyon km uzakta olduğunu hesap edersek, Güneş yüzeyinden ışığın bize ulaşması yaklaşık 8,3 dakika sürmektedir diyebiliriz. Güneş ansızın yok olsa bile durumu 8,3 dakika sonra fark edebileceğiz.
Uzayda hep geçmişi görmekteyiz ve görebildiğimiz en uzak galaksi ise z8_GND_5296 isimli bir galaksi. Evren'in kıyısından ışığın bize ulaşması uzun zaman aldığı için biz bu galaksiyi 13,1 milyar yıl önceki haliyle görüyoruz. Fakat evren genişlediği için dünyaya uzaklığı 30 milyar ışık yılı olarak hesaplanmaktadır. Galaksilerin yaşı ve uzaklığını hesaplamada kullanılan en bilindik yöntem, galaksinin renginin incelenmesidir. Size doğru yaklaşmakta olan bir ambulansın sizin yanınızdan geçip uzaklaştığında, her bir anında sesinin değiştiğini bilirsiniz. Hatta bu satırları okurken o ses aklınızda canlandı bile. Buna neden olan şey, ses dalgaları biz gözlemciye yaklaşırken üstüste binerek sıkışmaktadır ve tizleşmektedir. Bizden uzaklaşırken de genişleyerek boğuklaşmaktadır.

Aynısı ışık içinde geçerlidir. Işık bizden uzaklaşırken dalga boyu değişir ve kırmızıya kayar, bu kırmızıya kaymanın oranından bizden ne kadar uzakta olduğu ne hızla uzaklaşmakta olduğu saptanabilir. Yaklaşmakta olan bir galaksiye ait ışık da benzer şekilde maviye kayacaktır.

Galaksinin renkleri incelenerek Evrenin yaşının 13.5 milyar civarında olduğunu belirleyebiliyoruz, evrenin ve zamanın başlangıcı, kozmik arka alan radyasyonunun her yönde eşit bir şekilde dağıldığını ve mevcut seviyesini de saptadığımızdan aynı, yani olası bir ilk başlangıç anının olması durumuna, evrenin tek bir noktadan yayılması ile mümkün olduğu bilindik o ilk ana götürüyor bizi. Evrenin sürekli genişleyip genişlemeyeceği, ilk anın gerçekten varlığı yokluğuna ilişkin ise bir çok model üretilmiş durumda.

En bildiğimiz model BigBang modeli, Türkçe'ye yanlış çevrimi ile Büyük Patlama dediğimiz model. Zamanın başlangıcı ile bildiğimiz evrenin başlangıcını aynı kefeye koyan bir model olup, her şeyin atomdan daha küçük bir enerji topu halinde bulunduğu ve dışa doğru hızla genişlediği bir model. Tabiki modelde zamanın daha evveli yok, evren ve zaman aynı anda oluşuyor. Buna karşıt olan model sabit hal modeli olarak söyleyebileceğimiz, evrenin her zaman var olduğu, hiç yoktan zaman zaman madde ürettiği model olarak tanımlanabilir ama kozmik arka alan ışınımının tespiti ile Big Bang genişlemesi kanıtlandığından, sabit evren fikri günümüzde çoktan rafa kalkmış durumdadır.
Bu aralar en popüler modellerden biri ise de bir çok evrenin doğduğu fikridir. Buna göre evrenler ansızın birbirinin yanı sıra oluşmakta, hatta oluşan tüm evrenlerin kendi fizik yasaları farklı ışık hızları da mevcuttur. Hatta bir evrenin kendi içinde yeni bir evren filizlendirebilmesi ani bir faz değişikliği ile mümkün. Bu modellerin ortak noktası ise farkettiyseniz, bir "önceye" ihtiyaç duymaması, yani zamandan önce zaman nedir sorusunu ortadan kaldırmasıdır.

Kitaplarca anlatılacak fikirleri 5 satıra özetlemeye çalışıyoruz. Evrenin başı sonu var mı sorusuna bile cevap verecek modellerle konuyu özetliyoruz. Ama yine de sormakta olduğumuz soru ortada duruyor.

Son, her şeyin başı olabilir mi?
Soru bu şekilde çok saçma görünüyor olabilir. Fizik ile, saptanılan, tanımlayan modeller üzerinden son bir kez daha soralım aynı soruyu.

Zaman bir çeşit yanılsamadır. Geçmiş, geleceği şekillendirir. Peki gelecek geçmişi şekillendirir mi?
Fizik kanunları temel seviyede zamansal olarak geri dönüşlüdür, ama belirttiğimiz gibi, zamanın oku hep tek taraflı ve geleceğe doğru akmaktadır. Geçmişi hatırlarız ama geleceği hatırlamayız.
Örnek olarak bir yük olan elektronu ele alalım. Bunu sarstığımızda bir elektromanyetik dalgayı uzay-zamana yayacaktır. Gözlemci olarak ve belli bir mesafede durduğumuzda bu etkiden oluşan ışık dalgalarını gelecekte gözleriz. Fakat uzay-zamana yayılmış ışık dalgalarını geçmişte gözlemlemeyiz. Elektromanyetizmanın zaman simetrik olduğunu ve hatta genel görelilik kuramında da zaman simetrik olduğunu bildiğimiz halde, geleceğe gönderdiğimiz foton geleceğe hiç bir problem olmadan hareket ettiği halde, geçmişte bu elektromanyetik dalgaları görememenin bir sebebi olmalıdır.

Belki de nedeni, sürekli genişleyen evren modelinde gözlemci olarak dalgayı gözlemleyebileceğimiz uzay-zaman yapısının dışında kaldığımız içindir. Geleceğe giden dalga bizimle aynı uzay zamanda yer almakta ama geçmişe giden dalga, tek yönlü uzay-zaman ile çelişmemek için kendisine aynı uzay düzlemine bağlı geçmişe doğru yönelen başka bir zaman boyutu açmaktadır.
Fakat o halde onca oluşan bu elektromanyetik dalga, ki takyonlar gibi ışık hızını da aşmıyor, gözlemlemesek de, bu dalgalara ne oluyor?
Sürekli genişlemekte olan evren modelimizde zıt yönde ilerleyen bu dalgalar, evrenin yapısı büzüldükçe zamanla maviye kayıyor olabilirler. Maviye kaydıkça daha da enerji artışına sahip oluyorlar ve gittikçe daha da enerjileri artıyor. Bu durum ta ki sonsuz enerji seviyesine ulaşana kadar devam ediyor olabilir ve bu da yüksek/sonsuz enerji noktasının oluşmasına, oluşan sonsuz noktanın da yeniden patlamasına yol açıyor olabilir.

Son durum mu başlangıç mı? Gerisini hayal gücünüze bırakıyorum.
Sonlu bir geçmişin var olduğu ama fakat ilk anın olmadığı bir akıbet.
ya da, ilk anın sürekli tekrarlandığı geçmiş ve şimdi ve geleceğin iç içe geçtiği bir an.
Evrenin kendisi bir ilüzyon olabilir.

Onur Kenan U. (Ocak 2018)

BeğenFavori PaylaşYorum yap

14 Mart:
Albert Einstein'ın doğum günü.
Dünya Pi günü
Stephen Hawking'in vefat günü.

"Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark illüzyondan başka bir şey değildir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü hâlinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır." -Dark / dizi, netflix, 2017.

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#wifi #router

wifi routerım bozuldu geçenlerde işyerinde. Eldeki Kablolu router ile durumu acil çözdüm ama wifi’yi kaybettim. Ne alsam diye ararken “Xiaomi WiFi Portable USB Router Verici” buldum, sadece 20-25tl. Bilgisayara usb’den tak ve kullan, yakın menzil ve sürekli açık bilgisayar için kısacası, yani tam ofis ortamı için..
1 hafta oldu şimdilik, kullanıyorum sorunsuz.
aslında çoklu cihaz bağlantılarında ortak klasör gibi özellikleri de var ama günümüz bulut dünyasında gerek yok, denemedim, uğraşmadım.. (uğraşmak: çince evet)

benim gibi mevcut ağınız üstünde sadece mini/kısa mesafeli, telefon için bir wifi ağ ihtiyacınız varsa, bu fiyata bu ürüne bakın, değerlendirin derim. (n11’den aldım evet)

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#akış #gündemdışı #bilim #bilimseyir #AI #yapayzeka #DNA

Heyecandan çok garip duygular sardı 4 bir yanımı..

böyle garip başlıklar ilgi çekiyor değil mi?

konu bu sefer gerçekten çok çetin:
1) Yapay DNA’lı yarı-sentetik bakteri ilk kez bir protein sentezledi.
+
2) Google’ın yapay zeka geliştiren yapay zekası insanlardan daha başarılı.

Ayrıntılara pek girmeyeceğim korkma sonuçta 3-5 beğeni ile kapatıyoruz paylaşımlarımı, özet ve linkler, ardından duygular ve korkular, kapanış...

özetlersek;
1) 4 DNA baz çifti (adenin, sitozin, timin ve guanin) ve buna bağlı 20 amino asit dizilimine sahiptir insanoğlu ya da klasik yaşam. The Scripps Research Institute araştırmacıları ise X ve Y sentetik bazlarını bir E coli bakterisine eklemişler. Bu bakteri normal bakteriler gibi yaşamına devam ettiği gibi, DNA alfabesine giren bu 2 yeni kod sayesinde amino asit sayısı 20'den 150'nin üstüne çıkarabilmiş durumda. genetik teknoloji/mühendisliği, sahip olduğumuz ya da alışık olduğumuz sistemi değiştirmek üzere kurulu işler yaparken, şimdi normal DNA'nın sentezleyebileceğinden daha karmaşık bir protein sentezlenebildiğini söylesem kısaca. yeni proteinler. yeni tedaviler. yeni kabiliyetler. yeni yaşam. ehh senin hayal gücüne be!! (https://www.nature.com/articles/nature24659)

2) google, AutoML adında, nöral network ağlarını araştıran ve modelleyen.... dur gitme tamam, daha basitçe ifade edeceğim.. google'ın yapay zeka geliştiren yapay zekası, (ki okurken komik gelebilir ama sanılanın aksine gerçekten komik değil, gerçekten), AutoML, büyük projelerde (işlerde), örneğin resim tanımlama setlerinde etiketleme yapmak gibi, insan üretimi yapay zekalardan daha başarılı olduğu görülmekte.. yine hayal gücün sınıfta kaldı değil mi?! (https://research.googleblog.com/…/automl-for-large-scale-im…)

nedir bu, nasıl bir çağ başlıyor? normalde tamimiyle sevineceğim gelişmeler: tıp ve eczacılıkta, yaşamın ve biyolojik çeşitliliğin sınırları kalkıyor diyebileceğimiz bir an doğuyor gibi.. daha önce üretemediğimiz nanobot gibi işleyen proteinler doğrudan insanın içinde üretimi yapılacak ve hatta bu işleri planlayan kafa yoran uzmanlara ihtiyaç duymayacağız, her şey bir uygulamalı bot hastanesini ziyaret etmemize bakacak.. sadece 150 coin, kredi, blabla'ya..

her ne kadar gerçekten gelecek öngörüm bu olsa da, korktuğum, ütopik bilimkurgu distropik bir dünya yaklaşıyor gibi geliyor..

ister kabuktaki hayalet anime/filmi tadında, neyin gerçek neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu ayırt edemeyeceğimiz, ya da black mirror s1e2'deki gibi hayatımızı her isteği karşılanan ama karşılığında sadece bisiklet pedali çevirerek elektrik üreteceğimiz bir gelecek...
elon musk, korkularını ifade ederken beğenip geçiyoruz sosyal medyada, ve hatta biz şu an hayatta olanlar içinde önemsiz bu konular ve gelişmeler ama, çocuklarımızın, 50-100 sene sonrasının dünyası tanımlama ve hayal güçlerimizin ötesinde artık..

Şimdi okuyucuya buraya kadar ne ifade ettiğimi anlatamamış olabilirim. bir daha şansımı deneyeyim:
ne yazık ki gelişmelerin boyutu, beni artık korkutur boyutta. bu tür bir geleceğin insanlığa basit bir şekilde hizmet edeceğine inanmıyorum; hatta yok edeceğini tahmin ediyorum.. Daha önceden çağa ayak uydurmanın ve bu yok oluşa engel olmanın tek yolunun "android" olmaktan geçtiğini, yani biz insanoğlunun da güncellemesi gerektiğini ifade etmiştim.. ama bu güncellemeler bizi ya duygularımızdan, insanlığımızdan koparacak gibi hissediyorum, ya da yeni nesil bir kölelik sistemi gelecek diye endişeliyim. Burada ana problem biyolojik ve genetik mühendisliğindeki gelişmeler yüzünden olmayacak, ki bu gelişime ihtiyacımız var.. Ama yapay zekanın insan zekasının üstüne çıkması ve gerçek anlamda bilinçlenmesi (ki önümüzde 10 seneden fazla olduğuna inanmıyorum bu tekillik noktasına ulaşılması için) ile insanoğlunun zeki varlıklar piramidinin en üstündeki tahtını kaybedeceğine inanıyorum. Ne yazık ki bu değişim/gelişim o kadar ani olacak ki, hazırlanma karşılık verme gibi bir üstünlüğümüz de olmayacak gibi. Hacklenebilecek her cihaz, ki bu da her cihaz demek aslında, potansiyel olarak bize karşı gelmeye hazır şu an. Niye ve neden endişelisin, nedir korkunun kaynağı diye belki sorabilirsiniz? İleri yapay zekanın ahlak, sevgi, etik davranış duyguları, sevgi-saygı gibi basit insani duyguları olacak mı, yoksa bizim böcekleri gördüğümüz şekilde mi insanlığı görecekler gibi düşünceler var aklımda.. En iyi ihtimal zorunlu genetik gelişim ve ortak yaşam.... Evet biliyorum şu an 20 yaş üstü olanlar resmen bu geleceği göremeyecek ama sonraki kuşaklar için de çok hayırlı gözükmüyor gibi.

"Ne yani geliştirilmesin mi?" demek istediğim peki?
- tabii ki hayır..
Demek istediğim: 1) "AI safety" - "yapay zeka güvenliği" çalışmalarının da her yönüyle başlaması gerektiği.. 2) genetik mühendisliği ilerlemeleri ve gelecekte uygulamalarının bir kurum/devlet/yapay zeka tekelinde olmaması ya da ticari ürün statüsüne dönüşmemesi gerektiği..

A semi-synthetic organism that stores and retrieves increased genetic...

In 2014, Floyd Romesberg and colleagues demonstrated that, in a bacterium modified to import two non-natural bases that the cell itself cannot synthesize, cellular DNA polymerases could use the...

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#akış #BilimSeyir #gündemdışı

2000'li yılların başında hayalini kuran bilim adamlarının bile "yok daha neler" dedikleri, Angstrom kesinliğinde yüksek reakitiviteye sahip atom gruplarını ve hatta sadece atomları manipüle ederek moleküler makinaların üretimi de günümüzde sağlanmış durumda.

Dur Kaçma hemen, kısa konu özeti geliyor.. 3-5 kelime ile:
Moleküler düzeyde makineler, fabrikalar: Nanobotlar.
otobotlar ve diseptikonlar 🙂

Moleküler düzeyde üretim aslında daha önceki yıllarda küçük çaplı olarak sağlanmıştı, bugünü özel kılan yeni gelişme, bu üretimin artık kontrol edilebilmesi, programlanabilmesi..
Hatta küçük robotik bir kol bile var sistemde, molekülü yönlendiriyor, evirip çeviriyor, molekülü aktarıyor.

Nasıl işliyor bu sistem derseniz, karmaşık ama basit olarak özetleyebiliriz. Kullanılan özel kimyasal bileşenler ile kimyasal tepkimeler yoluyla işliyor.
Kimya bilgisi olanlar için sadece ilk basamağını anlatacak olursak (olmayanlar 2 paragraf atlasın) daha iyi tasvir edebileceklerdir zihinlerinde konuyu: moleküler makina sonunda bir alken (doymamış çifte bağ içeren hidrokarbonlar gibi), doymamış çifte bağlı aldehid (-CHO'lu yapılar diyelim) substratların pH kontrolü ile hareket ettirilebilen (ve bir anlamda sigorta işlevi de gören) bir kola tutunmasını sağlamakta ve birbirin tersi olan 2 kiral aktivleyici bölgeye (prolinol sili eterler) yönlendirmektedir. Substrat olan doymamış aldehid, robotik kola ester bağı ile tutunmuş olup, kimyasal ortam değişikliği ile rahatlıkla ayrılabilmeyi sağlamaktadır. İlk basamak burada bitti.. Şimdi sürekli yeni bir kimyasal ortam hazırlanması ile basamak basamak aynı işlevi ilerlettiğinizi düşünün.. Sistem basitçe bu şekilde çalışıyor. (örnek akış diyagramı: http://www.nature.com/nature/journal/v549/n7672/fig_tab/nature23677_F1.html )

Bunu zaten biz de yaparız (daha büyük boyutlarda-hacimlerde), ne önemi var gibi bir çıkış olabilir:
Evet zaten bu kataliz mekanizması enantio- ve diastereo kompleks moleküler yapıların sentezinde, organik kimyada yer almakta fakat bu sentezler genelde hep syn diastereoisomerlerin elde edilmesini sağlarken, anti isomerler genellikle seçici olarak üretilememektedir.

ama robotik kollu mini makine teknolojisinde, ph kontrolü ile her basamakta istenilen oranda, istenilen yapıda stereoisomer ürünlerin (çok basamaklı basit üretim teknolojisi ile) üretilmesini sağlayabilinmekte..

Yine geldik mühim sorulara: -bize ne, bana ne kardeşim, ne sağlayacak ki bu, aferim çok iyi yapmışlar da...

Mümkün olan en küçük makina tasarlanmış durumda.. Sadece benim aklıma gelen basit örnekler:
-ilaç üretim sanayinde devrim. hem hız, hem kesinlik açısından müthiş bir ilerleme.
-kişisel ya da ortama ayak uyduran kıyafet/cihaz/"şey" üretimi ve anlık (ortam, ya da app bağımlı) değişiklik yapabilme.
-uzayda üretimin yapılabimesi ve hatta istenilen şekilde yönlendirilmesi (uzaya açılacaksak ve mars'ı geçmek istiyorsak olmazsa olmazlardan..).

10 sene içinde bu konuda neler olacak tabi ki bilemeyiz ama..
- organik pamuklu nanobotlu bu ürün, tuzlu suda kendiliğinden plastiğe dönüşerek can yeleği haline geliyor; eski haline dönmesi için 1 saat çamaşır suyunda bekletmeniz yeterli.. siparişinize bunu da ekleyeyim mi?

ilgili makale: Salma Kassem et al. Stereodivergent synthesis with a programmable molecular machine, Nature (2017). DOI: 10.1038/nature23677

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#akış #gündemdışı #Bilim #BilimSeyir

CRISPR Antibiyotikler

İnsan sağlığının, diğer yandan mesleki açıdan bakarsak da tıp ve eczacılığın geleceği olma yönünde hızla ilerliyor CRISPR.

Bir önce CRISPR’ın ne olduğuna detaylıca bakmış, işleyişi ve sunduğu olanaklara değinmiştik (https://teknoseyir.com/durum/544133). Değişen bir şey yok aslında, sadece aslen saldırgan fajlardan bakteriyi koruyan CRIPSR, yeni tedavi yaklaşımlarında bakteriyi/hücreyi korumak yerine onu öldürmek üzere bir tedavi yaklaşımı olarak denenmeye başlandı. Bu da antibiyotik resistansı ile savaşta yeni bir cephe açtığı gibi, sağlığı geliştirmek adına insan mikrobiyomunu daha programlı ve probiyotiklerden daha başarılı bir şekilde geliştirilmesini sağlayabileceğini söyleyebiliriz.

Hızlı girişler okuyucuyu korkutuyor farkındayım. Biraz yavaşlayalım:

Normalde bir bakteriofaj bakteriyi enfekte ettiğinde, (bakteri hayatta kalırsa), fajın DNA’sının bir parçasını immun hafıza olarak kullanmak üzere saklamaktadır. Hücre ardından saklanan bu sekansdan yol gösterici RNA parçası yazarak, Cas enzimi ile birleştirerek, hücreyi sürekli izlemeye alır. Eğer RNA eşleşen bir parça bulursa, Cas kendini çoğaltmasını engellemek için faj’ın DNA’sını keser.

Buraya kadar ki kısmını daha önceden de yazmıştık, kanser tedavilerinde nasıl kullanılmaya başlandığını da.. Yeni yaklaşım ne getirdi?

Spesifik yol gösterici RNA’ları bakteriye ulaştırılması ile bakterinin doğal CRISPR sisteminin antibiyotik rezistansına sebep olan antibiyotik rezistans genlerini içeren plasmidlerini kesmesini sağlaması ve hatta bakterinin kendi kromozomunun belli bir kısmını kesmesini sağlayarak, üremenin durdurulması.. Hikaye aslında 2014 yılında laboratuar ortamında (MBio. 2014 Jan 28;5(1):e00928-13. doi: 10.1128/mBio.00928-13.) çoktan başlamış durumda..

Aradaki farkı gözden kaçırmış olabilirsiniz. Biyoteknolojiden bu sefer kendi hücrelerimizi etkilemeden, tamamen ilgili bakterileri etkileyerek faydalanıyoruz. Yani sistem neredeyse tamamen “doğal”. Komşu Neriman teyze de, çaycı Hüseyin de, TV’de ürün satan da bu yöntemi onaylayacaktır 🙂

Burada zor olan, bakterilere bu RNA’ların iletilmesinin kolay, güvenli ve etkili bir yolunu bulmak olduğunu söyleyebiliriz. Cas9 yerine Cas3 sisteminin muhtemelen kullanılacağını, düzenleyici kuruluşlardan izin almada kolaylaştırmak adına litik bakteriler üzerine yoğunlaşılacağını, klasik farmakokinetik basamakların dışında bir sistemin geliştirilmeye çalışıldığını bahsederek okuyucuyu sıkmamıza gerek yok sanırım. Ama araştırmacıların hayal güçlerini hayata geçirmeye çalışırken yalnızca bakteriyel enfeksiyonlar ile mücadele ile sınırlı kalmadıklarını bilmek gerekiyor. Son yılların en popüler araştırma konusu olan ve ümit vadeden birçok etkileşimin olduğunu gösterilen mikrobiata da CRISPR’ın sunduğu potansiyel geliştirmelerden etkilenecek gibi. Feçes transplantasyonu ve probiotikler bazı çalışmalarda yardımcı olduğu biliniyor ama bu tedavi basamakları, seçilmiş bu organizmaların hastada/kişide doğal olarak seçilmemesi ya da baskı altında kalması nedeniyle ne yazık ki geçici yerleşim gösteriyorlar. CRISPR da bu noktada yine yardıma koşması için düşünülüyor, kompleks içindeki bazı bakteri türlerinin yüksek seçicilik ile ortadan kaldırılmasının sağlanması ve yalnız sağlıklı mikrobiomun kültürlenmesinin sağlanması, kısacası mikrobial ekim/tarım.

ABD’de, konu hakkında önde gelen bilim adamları Locus Biosciences isimli firmayı kurdular (locus-bio.com ), hatta C. difficile için faj transferli CRISPR sistemine dayalı, normal bağırsak mikrobiyomunu etkilemeyen spesifik antibiyotik üretiminin geliştirmesine başladılar bile. Konuyla ilgili konferanslarda, deney hayvanı çalışmalarının başarılı sonuçlar verdiği ve iyi tolere edildiği haberlerinin paylaşılmış olduğu da biliniyor (http://bit.ly/2tTFNTZ).

Paris merkezli Eligo Bioscience adlı firma da, bakterinin kendini öldürdüğü bir sistem ile konuya yaklaşıyor. İki firmanın da 18-24 ay içinde klinik deneylere geçeceği, gelecekte de obesite, otizm ve kanser türleri ile alakalı bakterilerin araştırma hedefi olacağı tahmin ediliyor (Nature 546, 586–587).

Hikayenin sonunu yine size bırakıyorum..

Bir big mac büyük seçim bir süper-fajlı limonlu buzlu çay alır mısınız?

BeğenFavori PaylaşYorum yap

#steam ve/veya store.steampowered.com dolar kuruna geri mi döndü? istek listesi nereye gitti? yav neler olmuş bir benim haberim yok galiba..

#hayattaiyişeylerolmaz

BeğenFavori PaylaşYorum yap
Önceki yorumları gör 4 / 5