Heyecanla bekliyoruz @gamsizm 🙂
@hkellecioglu @enesbio Öyle anlatmış ki başlığa baksanız olay dün olmuş gibi, ama açıklamada 4 milyar yıl önce olmuş olayı yeni öğrenmişiz 🙂
Yılın son Teknoloji ve Bilim Notları güzel olmuş, keyifle izledim. Sanırım haftaya olmayacak. Ultima Thule geçişine dair notları da bir sonraki hafta izleriz 🙂
Bu arada laf arasında Voyager'ların en uzak Jüpiter ve Satürn'ün yakınından geçtiklerini belirtti @hkellecioglu, sanırım hatırlayamadı o an için. Ufak bir detay ekleyeyim: Voyager 1 Jüpiter, Satürn ve Satürn'ün en büyük uydusu Titan'ın yakınından geçtikten sonra yıldızlararası uzaya doğru yolculuğuna başladı. Voyager 2 ise şans eseri gezegenlerin yörüngeleri üzerinde olabilecek en uygun konumda oldukları için Jüpiter, Satürn, Uranus ve Neptün'ün yakınından geçtikten sonra yoluna devam etti. New Horizons'a kadar gidebildiğimiz en uzak yer bu nedenle Neptündü. Ultima Thule'nin fotoğraflarını heyecanla bekliyorum.
Bütün bilim ve teknoloji severlere şimdiden iyi yıllar 🙂
Galileo 1610 yılında yaptığı teleskopla Jüpiter'e baktığında onun etrafında dönen 4 büyük uydusunu gözlemledi. Tabii bu zamanında büyük çığır açtı astronomide. Günümüzde artık Galileo uyduları olarak bilinen bu uydular ortalama bir dürbünle bile rahatlıkla görülebiliyor. Yeni keşfedilen 12 uyduyla birlikte toplamda 79 uyduya ulaştı Jüpiter. Kuvvetle muhtemel çok daha fazlası var ancak Jüpiter ailesi tipik olarak 4 büyük ve birkaç düzine küçük uydudan oluştuğu için diğerleri daha sonraları da keşfedilebilir. Uyduları arasında Jüpiter'e en uzak olanların çoğu yörüngelerinde ters dolanıyorlar bu da onların olasılıkla yakınlardan geçen asteroidlerden yakalandığı tezini destekliyor. Bu arada bu günlerde güneş battıktan sonra gökyüzünde güney yönüne bakarsanız Jüpiter'i rahatlıkla görebilirsiniz.
Güneş'in yapısındaki sıcaklık dağılımı incelendiğinde en sıcak katmanının doğal olarak çekirdek olduğunu görüyoruz; yaklaşık 15 milyon °C. Bu sıcaklık yüzeye doğru gidildikçe azalır ve gözle görülen yüzeyinde 5500 °C 'ye kadar iner. Ancak Güneş'in atmosferinde (korona/taç katmanı) bu sıcaklığın yaklaşık 2 milyon °C'ye ulaştığını görüyoruz. Bu şaşırtıcı çünkü merkezden uzaklaştıkça sıcaklığın azalması beklenir. Koronadaki sıcaklık ise bildiğimiz anlamda madde yoğunluğundan kaynaklanan sıcaklık değil, oradaki aşırı az yoğunlukta bulunan parçacıkların hızlarından kaynaklandığı artık biliniyor. Yoğunluğu çok az olduğundan doğrudan gözlenemiyor ancak tam güneş tutulmalarında tam tutulma anında çıplak gözle rahatlıkla görülebiliyor. Gönderilecek uzay aracı da Güneş'e çok yaklaştığı anda zaten korona katmanının içinde olacak ancak tam da bu sebepten ötürü koronanın sıcaklığı onu etkilemeyecek ancak Güneş yüzeyinden gelen sıcaklıktan korunması gerekecek. Bu nedenle karbon bileşenlerinden yapılmış bir kalkanı olacak.
@hkellecioglu Kesinlikle alışkanlıkları değiştirmek çok zor. Evet aslında bazen değiştirmeye çalışmamak daha doğru. Bizde de bazı terimlerin Türkçe karşılıklarını, özellikle teknolojiyle ilgili olanları halkın benimsemesini sağlamak zor. TDK'nın ciddi çalışmalar yapması gerekli ancak özellikle medyaya çok iş düşüyor. Çünkü bu terimlerin yaygınlaşmasını sağlayan temel yapı medya organları.
Yeni gündem gelmiş, ben şimdi izledim bu gündemi çok geç kaldım. Yine de çok keyif aldım; elinize sağlık.
@hkellecioglu abi dünyanın en soğuk noktası konusunda değerlerin dönüşümündeki bazı detaylar sanırım gözünüzden kaçtı; -62 °C olduğunu söylediniz. Ancak referans kaynakta da belirtildiği gibi aslında -144 °F bu da -97 °C'ye karşılık geliyor. Vostok istasyonunda ölçülen değer de -128.6 °F = -89 °C oluyor.
@hkellecioglu abinin bahsettiği laboratuvar ortamındaki en düşük sıcaklığın elde edildiği Bose-Einstein yoğuşması durumunun haricinde evrende bilinen en soğuk bölge -bir zamanlar Hubble ile de gözlemlenmiş olan- Bumerang bulutsusu. Sıcaklığı mutlak sıfırın yalnızca 1°C üstü olarak ölçülmüş yani −272 °C. (Resimdeki Bumerang bulutsusunun Hubble Uzay Teleskobu ile çekilmiş bir görüntüsü)

Yine oldukça keyifli bir bilim notları videosu olmuş. Teşekkür ederim emeğinize.
@hkellecioglu Dünya dışı zeki yaşam araştırmaları konusunda Drake denklemini de ayrıca dipnot olarak vermek mümkün. Bizim galaksimizde bulunan haberleşme yeteneğine sahip olabilecek aktif uygarlıkların sayısını olası bir argüman olarak sunan bir denklem bu. Tabii ki bir olasılık değer veriyor bizlere; galaksimizdeki yıldız oluşum oranından, yıldız başına yaşanabilir bölgede yer alan gezegen sayısına kadar bir çok değişkene sahip. Bu arada açıklamada bulunan ilgili link de SETI'ye gidiyor. SETI dünyadışı zeki yaşam araştırmalarında başı çeken bir firma. Hatta bir zamanlar SETI@home isimli bir projeleri de vardı; kendi bilgisayarınızın boş zamanlarındaki işlem gücünü kullanarak radyo teleskoplarından elde ettikleri verileri analiz etmelerinde yardımcı olabiliyordunuz. Sanırsam hala devam ediyor.
Mars; uzay teknolojilerinde söz sahibi her ülkenin ilgisini çekiyor. Bu konuda Hindistan'ı tebrik etmek gerek. Zira çağdaşlarına göre oldukça ucuza mâl ederek bir yörünge aracı yaptılar ve tek seferde de sorunsuz olarak Mars yörüngesine oturtmayı başardılar. Genellikle böylesi uzay çalışmalarında ilk seferde başarı pek görülmez ve aslında bu oldukça normaldir. Çünkü bazı yetiler tecrübe gerektirir. Biz de ülkece bir yerlerinden tutsak bu çalışmaların hiç de fena olmazdı.
Hamdi abinin de belirttiği gibi gece gökyüzünde gördüğünüz yıldızların sadece ışıklarını toplayıp analiz ederek o yıldızlarda hangi elementin ne bollukta olduğunu söyleyebiliyoruz. Buna tayfbilim deniyor. Kirchhoff yasaları sayesinde biliyoruz ki her element, tayf üzerinde kendi parmak izi diyebileceğimiz bir iz bırakıyor (salma/soğurma çizgileri). Bu çizgileri laboratuvarda da üretmek mümkün. Bu şekilde karşılaştırma yaparak bir yıldızın atmosferinde (güneş dahil) hangi elementlerin olduğunu kolayca bulabiliyorsunuz.
Dipnot: İlgili Kirchoff abimiz elektrikteki akım ve gerilim yasalarından bildiğimiz Kirchhoff yasalarının da isim babası.
Vodafone kullanıyorum; 4g'yi çoğu kez gördüm, şu anda bile evimde 4g çekiyor. Ancak bazı zamanlar 3g'ye de düşüyor.
@hkellecioglu ndan yine gelenekselleşmesi gereken bir seri gelmiş 🙂 Umarım belirli periyotlarla benzer videolar çekilmeye devam edilir. Çok keyifle izledim. Teşekkür ederim. Bu arada bazı noktalara dip notlar eklemek isterim. Ayrıca kellik konusunda size katılmıyorum 🙂
Öncelikle Europa konusuna bakalım. Bilmeyenler için Europa, Galileo tarafından astronomide kullanılan ilk teleskopla keşfedilen ve Jüpiter'in 4 büyük uydusundan biri. Ay'ımızdan biraz küçük. Eğer fotoğraflarına bakarsanız yüzeyinde yüzlerce km uzayan kahverengi çizgiler göreceksiniz. Bu çizgiler Europa'nın yüzeyini kapladığı düşünülen bir kaç on km kalınlığında buz kabuğun yer yer çatladığı ve altındaki olası suyun yüzeye çıkarak donduğu yerler. Önceden Europa üzerinde böyle bir su akışı hiç gözlemlenmemişti. Peki bu uydunun yüzeyi km'lerce buzdan oluşuyorken nasıl oluyor da bu buz katmanının altında sıvı suyun var olabileceği düşünülüyor? Bunun olası cevabını bize Jüpiter'in devasa kütle çekimi veriyor. Europa Jüpiter'e Ay'ın bize olduğundan iki katı daha uzakta dolanıyor. Ancak yörüngesi eliptik olduğu için belirli zamanlarda gezegenine yaklaşırken belirli zamanlarda da uzaklaşıyor. Haliyle bu değişim Europa üzerinde, Ay'ın gezegenimiz üzerindekinin 1000 katı kadar gelgit oluşturmakta. Yüzey sıcaklığı ekvatorunda -160°C ve kutuplarında -220°C iken bu gelgit etkisi, Europa'nın kabuğu altındaki bir katmanın sürekli yükselip alçalarak sürtünme nedeniyle suyun sıvı halde kalmasını sağlıyor olabilir. Suyun ise sıvı halde bulunacağı bir ortamın, dünya dışı yaşam arayışlarında inanılmaz derece önem arz ettiği aşikâr. Bu nedenle böyle bir fışkırmanın gözlenmiş olması Europa'nın alt katmanları hakkında da bilgi sağlayacağı için iyi bir şey. Ayrıca böyle bir durum Güneş Sistemi cisimleri içinde ilk değil: Önceleri de Cassini uzay aracı Satürn'ün uydularından Enceladus'un güney kutbu civarında benzer bir fışkırmaya rastlamıştı.
Mars zaten her zaman ilgi odapı olmuş bir gezegen. Yüzey jeolojisi nedeniyle geçmişinde dünya benzeri bir gezegenken bir şeylerin ters gitmesi nedeniyle günümüzdeki cansız gezegene dönüşmüş olabileceği düşünüldüğünden en fazla araştırılan gezegen. Öyle ki Mars'ın yüzeyi dünyanın okyanus diplerinden çok daha fazla araştırılmış ve daha fazla bilinen bir yer olmuş. Yine de gelişmiş ülkeler Mars araştırmalarında yer almak için kendi teknolojilerini geliştiriyorlar. Hamdi abinin bir cümlesinin yanlış anlaşılma ihtimaline karşı bir parantez açmak istiyorum. Kendisi videoda Çin Mars'a sonda göndermek isteyen üçüncü ülke olmak istiyor demişti. Burdan kasdettiği aslında Mars'ın yüzeyine uzay aracı indirmek. Çünkü Mars yörüngesinde hâli hazırda NASA, ESA ve ISRO (Hindistan Uzay Ajansı)'nun yörünge araçları var. Rusya geçmişte başarılı-başarısız bir çok deneme yapmış olmasına rağmen günümüzde en son 2011 yılında Fobos-Grunt isimli uzay aracını fırlattı ancak yaklaşık 2 ay sonra Mars'a doğru yapılan bir manevrayı gerçekleştiren roketin ateşlenmesi başarısız olduğu için alçak dünya yörüngesinde kaldı ve sonunda büyük okyanusa düştü. Mars yüzeyinde şu an çalışır vaziyette sadece iki adet (Opportunity ve Curiosity) robot araç bulunuyor.
Benim pilim bitti, uyuyorum artık 🙂
Çok teşekkürler Hamdi abi. Yine süper araştırma, en ufak detaylara kadar yalın ve anlaşılır anlatım. Proje gerçekten heyecan verici görünüyor. Ancak aşılması gereken çok çok fazla mühendislik zorluk var. Tabii, yine de başlamak gerek; zira bu zorlukların çözümleriyle uğraşılması yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlıyor. Büyük çaplı projelerde bu hep böyle olmuştur.
Burada aklıma takılan birçok soru var. İlgili tabloda elektronik bileşenler ve uydunun ağırlıkları verilmiş. 370 mg gerçekten çok düşük bir ağırlık miktarı, bunu nasıl sağlayacaklar acaba? Güç konusunda ise radyoizotop üreteçlerin bahsinin geçmesi beni çok şaşırttı. Tabii ki güneş sistemi dışına gönderilecek bir uzay aracında güneş enerji panellerinin kullanılması söz konusu olamaz. Günümüz teknolojisiyle radyoizotop termoelektrik jeneratörler (RTG) kullanılıyor ancak bunlar çok büyük ve hantal bir yapıya sahipler; tabii ki bunların kullanıldığı uzay araçlarındaki bileşenlerin güç gereksinimleriyle bu "mikro" ölçekteki uzay "yelkenlisi"nin güç gereksinimi çok çok farklı. Bunu o denli minyatürleştirmek için, nesil sonrasındaki teknolojik birikime ihtiyaç duyulacak gibi geliyor bana. Lazer işi ise bambaşka br durum. Bir hedef verilmesi gerekiyor tabii ki ancak 2030 yılı bence bu işleri gerçekleştirmek için biraz erken bir tarih olacaktır. Yine de umarım gerçekleşir.
Başka benzer "yelkenli" projeleri de hali hazıda sürmekte, tabii ki onlar lazerden bağımsız; güneş ışığını kullanarak ivmelenen uzay yelkenlileri. Aklımda olanlardan birisi bu tür yelkenlilerin uzaydaki ilk başarılı denemesini gerçekleştiren Japonların uzay ajansı JAXA'dan: IKAROS. Deneysel amaçla yapılmıştı ve 2010 yılında fırlatıldı. Amacı kullanılan teknolojileri test etmek ve yelkenine düşen güneş ışığının yarattığı itme gücünü hesaplamak vs. En son geçen sene Mayıs'ta beşinci kez uyku moduna geçti ve şu sıralar o uykudan uyanmasını bekliyorlar. Amerika tarafında ise The Planetary Society tamamen bağışlarla yapılan yine benzer bir uzay yelkenlisini dünya yörüngesine göndermeyi planlıyor. Bir prototipi geçen sene yolladılar, testleri başarıyla tamamladılar. Bu sene yollanması planlanıyor. Böyle projeleri gelecekte daha fazla görebiliriz.
Hamdi abi yine çok yalın ve anlaşılır bir dille işin özünü anlatmış. Teşekkürler; başarılı bir araştırma yapmış, çok beğendim. Cep telefonu endüstrisi halen çok yeni sayılabilir dolayısıyla insan vücudu üzerindeki etkilerini anlamak için yapılan testler de yeterli değil. En azından biliyoruz ki cep telefonlarının kullandığı frekans bantlarındaki ışınım iyonize edici olmaktan çok uzakta. Dolayısıyla ilk etapta doğrudan zararlı olmadığını zaten biliyoruz. Kaldı ki bu dalgalarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Kaçmak mümkün değil, ki gerek de yok. Yine de araştırmaların devam etmesi taraftarıyım. Bu arada aklıma ülkemizde bir ara hüküm süren baz istasyonlarına karşı gereksiz tepkiler geldi; neyse ki azalarak bitmişti. Karşı çıkanlar olabilir ancak baz istasyonları kesinlikle gerekli; bu durum tek bir baz istasyonunun verici gibi dağın başına koyulmasıyla çözülemez maalesef. Çünkü çalışma prensipleri çok farklı.
@amelos Geçen günkü toplantıda belirtildiğine göre birleşen karadeliklerden birisinin kütlesi yaklaşık 36, diğerinin ise 29 Güneş kütlesine eşit ve bunlar birleştiğinde oluşturduğu kara delik ise 62 Güneş kütlesine sahip. Ancak ikisi toplandığı zaman 65 eder, o hâlde birleşme sırasında 3 Güneş kütlesindeki enerji küleçekim dalgaları şeklinde yayılmış oluyor. 🙂
@emrahkaracam LISA Pathfinder, Lagrange noktalarından birine (L1) yerleştirilecek. Lagrange noktaları, Dünya ve Güneş'in kütleçekimlerinin sıfırlandığı noktalar ve toplamda beş tane Lagrange noktası var dünya çevresinde. Oraya koyduğunuz her cisim sabit kalıyor haliyle. Ancak tabii ki mevcut teknolojiyle uyduların konum ayarlamaları zaten çok hassas bir şekilde yapılabiliyor.
@aliofage Olay tamamen kütle ile ilişkili. Uzayın bükülen kısmı derken aslında kütleyi konuşuyoruz. Astronomi'de biliriz ki her gök cisminin bir kaçış hızı var, tabii bu hız doğrudan kütle ile orantılı. Eğer bir aracımız var ise ve bu araç kaçış hızına ulaşamazsa, ilgili cisimden asla kurtulamayız. Bu değer dünya için 11.5 km/sn, yani yaklaşık 40000 km/s. Uzay araçlarını uzaya taşıyan roketlerin hepsi en azından bu hızı aşmalı ki dünyadan kurtulabilsin. O hâlde hızınız ne kadar büyükse o kadar az etkileniyorsunuz kütleden. Sizin son cümlede dediğiniz gibi.
Hayır, ışık da kütleçekimi büyük olan bir alandan geçerken, ilgili çekimden dolayı yön değiştirebilir. Tabii ki ışık, bilinen her şeyden daha hızlı olduğu için doğal olarak bu etkiye en az maruz kalıyor (bkz: "kaçış hızı"). Buna en güzel örnek kütleçekimsel merceklenme etkisi. Burada kaynak (bir galaksi olabilir) ile sizin aranıza çok büyük kütleli bir obje (başka bir galaksi ya da galaksi kümesi) girerse, onun kütlesi kaynaktan size doğru gelen ışığı bükebilir ve bu durumda arkadaki kaynağın şekli bozukmuş gibi görünür. Bunu gözlemlerle çok belirgin bir şekilde (yay gibi) görebiliyorsunuz; internetteki resimlerde rahatlıkla farkedebilirsiniz.
Son bir saat içinde 69 ziyaretçi, 17 kayıtlı kullanıcı giriş yaptı.
@hkellecioglu hatırlayamadı ben ekleyim. Bahsettiğiniz gibi Güneş Sisteminin en yüksek dağı Mars'ta; Olympus Mons. Yüksekliği yaklaık 22 km. Taban çapı da yaklaşık 600 km. Şu haliyle Türkiye'nin yarısını kaplayacak kadar büyük.