Doom Kitabı - Mahmut Saral

Artık 31 yaşındayım ve eskisi gibi ara vermeden, tamamen kendimi kaptırarak, o oyun evreninde yaşıyormuşçasına maceralara atılıp büyük bir zevkle oyun oynamayalı çok uzun zaman oldu. Elimden geldiğince bütün uygun şartları hazırlayıp, dikkat dağıtıcı unsurları ortadan kaldırıp, kendime bir bilgisayar oyunları oynama ortamı hazırlamaya çalışmayı denedim. Tabi ki yaş ilerledikçe sorumluklar artıyor ve yoğun iş temposu nedeniyle ancak hafta sonu tatilinde, zaten olmayan sosyal hayatından fedakarlıkta bulunarak zaman ayırabiliyor insan esaslı bir oyun seansına. Eskiden masaüstü bilgisayarımı kullanırdım bu iş için. Ta ki şimdi 9 yaşına gelen yeğenim ve ufak kardeşi hafta sonu babaanne-dede ziyaretlerinde amcalarını kendileriyle ilgilenmeleri için alıkoyana dek. Önce bilgisayar başından kalktığım ve bu kadar şeker iki insan yavrusunun sevgisine mazhar olduğum için gözüme güzel gözüken bu olay, daha sonraları benim için pek de hayırlı olmamaya başladı. Yeğenlerimin bir süre sonra masaüstü bilgisayarı kendi oyunlarını oynamak için işgal etmeleriyle durumun aleyhime döndüğünü fark etmem bir oldu. Onları masadan kaldırıp kendim oyun oynayacak kadar bencilce bir davranışta bulunamazdım ne de olsa. Artık tek bir işe yarıyordum: Onların istedikleri oyunları yüklemek, çalışır hale getirmek, pili biten kontrolcülerin pilini değiştirmek… Hem daha ne istiyordum? İlk yeğenim doğduğunda o büyüdükçe onu bilgisayar oyunlarıyla tanıştırmak değil miydi zaten hayalim? Ne var ki, yaşlandığımın belirtisi olacak, bu yeni kuşağın sevdiği oyunları ben sevemiyorum, her zaman singleplayer ve kendimi kaptırabileceğim bir öykü tercih eden yapımın yanında onların sevdiği belirli bir hedefi olmayan (favorileri Minecraft ve onun benzeri Growtopia) ve genellikle multiplayer oyunlara bir anlam veremiyorum. Neyse, herkesin zevki kendine... Masaüstü elden çıktığına göre işte kullanacağım dizüstünü bari oyun oynayabilir güçte tercih edeyim diyerek hafif ve dışarıdan iş hayatının gerektirdiği profesyonel görüntünden ödün vermeyen ama içinde i7 işlemci, Raid SSD, bolca bellek ve en üst model ekran kartı barındıran bir kuzu postuna bürünmüş kurt aldım. Sonuç: Game of the Year sürümünü çıktığı gün alıp kurduğum Witcher 3’ü 1 senedir intro ve tutorial’dan sonra 10 dakikadan fazla oynayacak kafa rahatlığı bulamadım. Bundan sonra kaderime razıyım. Bol bol oyun sektörüyle ilgili makaleler okumak, oyun inceleme videoları izlemek ama iş oturup oynamaya geldiğinde bir türlü kendini verememekle geçecek bir ömür!

Mahmut Saral’ın Doom Kitabı’nı okuyunca bu düşünceler geçti kafamdan: Bütün yaşamı bilgisayar oyunlarıyla yoğrulmuş bir insan olarak bazı ortak yönlerimiz var nitekim. Kitap 176 sayfa ve çoğunlukla id Software’in kuruluşundan bugüne kadar çıkardıkları oyunlar çerçevesinde firma tarihinden bahsediliyor. İlgili kişilerle Mahmut’un değişik zamanlarda yaptığı röportajlardan tutun da internette, dergilerde veya basın bültenlerinde yayınlanan yazılardan alıntılar var bolca. Benim beklentim olan ve kitabın genelinde yer bulacağını zannettiğim, Doom’la ilgili kendi hayatından anılar ve düşüncelere ise aralarda diğer bölümlere göre daha seyrek yer veriyor. Özellikle çocukluk zamanından paylaştığı anılara benzer yerlere daha fazla yer verilseymiş keşke. Cümlelerinden Mahmut’un özellikle John Carmack ve John Romero’ya ne denli hayranlık beslediğini kendi sesiyle anlattığını duyar gibi oluyorsunuz. John Carmack’in sadece bilgisayar oyunları dünyasında değil, genel olarak teknoloji dünyasında da deha kabul edildiğini göz önünde bulundurursak ona itiraz edecek halim yok. Ama gözüme kendisi pek yetenekli değilmiş ve sadece çok da büyük bir iş olmayan harita hazırlamak gibi şeyler yapıyormuş da (yanılıyor olabilirim), sadece doğru zamanda doğru insanlarla eğlenceli bir hayat paylaşmanın kaymağını yiyormuş gibi duran Romero da Carmack’tan daha aşağı kalır bir sevgi görmüyor bu kitapta. Bunların dışında Doom’un nasıl doğup büyüdüğünü ve bugünkü dev marka halini aldığına şahit oluyoruz özellikle kitabın başlarında. Yazarın verdiği ipuçları sayesinde Doom gibi bir eserin arkaplanının nasıl dolu olduğunu, hangi yeteneklerin ve tesadüflerin bir araya gelerek böyle bir ürünün mümkün olabildiğini görüyoruz. Benim dikkatimi bilhassa çeken konuysa ilk oyun Doom’un shareware olarak dağıtılmasının nasıl doğru bir hareket olduğu… id Software Knee-Deep in the Dead bölümünü, ücretsiz olarak, özellikle üniversitelerin paylaşım ağlarına yükleyerek çok geniş bir kitleye ulaşmayı başarmış. Windows’dan daha fazla bilgisayara kurulmuş bir programdan bahsediyoruz burada! Saral’ın meşhur Doom koleksiyonunu duyurması ve dünya çapında aldığı olumlu tepkilere de yer veriyor kitap. Konu ne olursa olsun bir insan dünyada bir numaraysa saygı duyulması gerekir. Ne iş yapıyor olursan ol, işini en iyi şekilde yapmayı hedefle düşüncesinin bir başka alanda tezahür edişi işte.

Kitabın anlatım konusunda kabul edilmesi gereken birçok eksisi var, ki bu yazarın ilk kitabı. Kesinlikle bir fikirden ibaret kalmasına gönlü el vermeden, başladığı işi yarım bırakmayıp, yazdıklarını basılı bir kitap haline getirmiş olması dahi hiç azımsanmayacak bir başarı. Eminim ki Doom ya da başka konularda yeni bir kitap yazmaya başladığı zaman çok daha dolu bir ürün ortaya koyacaktır. Tam olmuş diyemiyorum, çünkü bu haliyle pek de bir bütünlük içermeyen bir havası var. Daha ziyade bir blog’a yakışacak şekilde, farklı yerlerden toplanmış gazete küpürleri bir araya gelmişe benziyor. Özellikle alıntıların arasındaki cümleler alıntının sahibine mi yoksa yazara mı ait bazen belirsizlik yaratacak şekilde kafa karışıklığına sebep oluyor. Anlatım dışında, bir dahaki kitapta daha fazla özen gösterilmesini dilediğim bir unsur da kapak tasarımları. Arka kapak tasarımı vaziyeti kurtarır cinsten… Ancak ön kapak olumsuz anlamda bir acemilik hissi veriyor. Tamam, yazar teşekkür sayfasında ön kapak görseliyle alakalı olarak, bu ilk eskizle yetinmenin genç çizeri onurlandırmak açısından kendi isteği olduğunu söylüyor ama genel tasarımda yazılarla (ki yazıların kalabalıklığı da bunda etken) uyumsuzluğu kitabı eline alanı ilk bakışta rahatsız ediyor.

Sonuç olarak Doom’a özel bir ilgim olmasa da, bilgisayar oyunlarıyla ve bilgisayar oyunları sektörü merakıyla geçen bir ömür nedeniyle kitabı severek okudum. Yazdıklarıyla bana düşündürttükleri, bir işe tutkuyla sarıldığını gördüğüm için verdiği ilham ve adıma imzaladığı kitap için Mahmut Saral’a teşekkür ederim.

BeğenFavori PaylaşYorum yap

Electrolux ERGO13 Dikey Şarjlı Süpürge

Electrolux ERGO13 Dikey Şarjlı Süpürge

http://www.electrolux.com.tr/%C3%9Cr%C3%BCnler/S%C3%BCp%C3%BCrme/Pratik__%C5%9Farjl%C4%B1_s%C3%BCp%C3%BCrgeler/Ergorapido_2in1/ERGO13/

 

Bu süpürgeyi yaklaşık 1 ay önce aldım ve neredeyse hergün birden çok defa, 1 mutfak, 1 banyo, 1 yatak odası, 1 salon ve 1 balkondan oluşan küçük bir alanı temizlemekte kullandım. Hiçbir sorun yaşamadım ve her yönüyle çok beğendim.

 

Ürün ilk bakışta oldukça şık bir dikey elektrikli süpürge görünümünde. Ben ERGO13 koduyla gri zemin üzerindee çok güzel gözüken turuncu vurgulu modelini tercih ettim. Siz zevkinize göre yine aynı teknik özelliklere sahip ERGO11 veya ERGO12'yi de seçebilirsiniz. Swarovski taşlı ZB3015SW modelini beğenecek kadar zevksiz olmamanızı diliyorum 🙂

 

Rengi dışında ERGO13'ü tercih etmemin asıl nedeniyse NiMH değil de Li-ion pil içermesi. Bu ürünü iyi ya da kötü diye etiketlendirecek baş unsur pili. Bildiğim kadarıyla, Li-ion piller süpürgeyi kullanmadığınız zaman sürekli şarjda bırakmanızı problem olmaktan çıkarıyor. Aynı zamanda daha hızlı şarj olabilmesine imkan veriyor. Bunun yanında şarjda değil de kenarda uzun süre bıraktığınız zaman dahi pil sürekli aynı seviyede kaldığında oluşan hafıza etkisi Li-ion pillerde rastlanmıyor. Ayrıca bir nebze daha hafifler. Serinin Li-ion pil sahibi diğer iki üyesi ERG103 10,8 voltta kalırken, ERG105 de 14,4 voltla sınırlanıyor. Büyük olan iyidir mantığından yola çıkarak 18 volt olan modelleri öneririm. Böylece en azından sitede gözüken teknik özellikler tablosuna göre çalışma süresini 21 dk'dan 35 dk'ya uzatabilirsiniz.

 

Şarj istasyonu prize takacağınız sökülebilir bir adaptörden ve süpürgeyi yaslar yaslamaz kolaylıkla oturtabileceğiniz bir ayaktan oluşuyor. İstenirse ayak kullanılmadan duvara sabitlenip, süpürgenin zeminde yer kaplamasının da önüne geçilebilir. Bu şekilde çok daha kompakt bir hal alıyor. Süpürgenin şarj seviyesini, dolmakta olduğunu veya tamamen dolmuş olduğunu orta kısmındaki 4 kademe çizgiden oluşan göstergeden takip edebiliyoruz.

 

Sapının en üstündeki düğmeye basarak süpürgeyi çalışır duruma getiriyoruz. Bunun hemen altındaki düğmeyse düşük hız modunda çalışmasını sağlıyor. Her ne kadar pilin müsade ettiği çalışma süresi açısından ben sorun yaşamamış olsam da, sizin temizlik yapacağınız alan çok büyükse düşük hız modu işinize yarayabilir. Bu konum normal çalışma modundaki süreyi iki katına çıkarıyor. Ayrıca normalden daha da sessiz çalışarak gündüz erken saatlerde veya geceleyin gürültü yaratmanın önüne geçiyor.

 

Ana kullanımında ilk fark ettiğim süpürgenin çok rahat manevra yapabilmesi ve başlığının kolaylıkla her yöne dönebilmesi. Bu özelliği internet sitesinde 180° EasySteer Manevra Kabiliyeti olarak isimlendirilmiş. ERGO13 sizi hiç yormadan masa altı, yatak altı gibi yerlere girebiliyor, yön değiştirebilip temizliği kısa sürede bitirmenize imkan sağlıyor. İkinci bir noktaysa, süpürgenin resminden de görebileceğiniz gibi başlıkta 4 tane beyaz led ışık yer alıyor. Aydınlatma açısından pek kuvvetli değiller ama işe yaramaları bir yana ürüne çok şık bir hava veriyorlar.

 

Süpürge çalışır durumdayken ayağınızla başlığın sağına bastırdığınızdaysa ayrı bir motorun devreye girerek fırçaları döndürdüğünü duyacaksınız. Bu fırçalara takılabilecek kıl ve lifleri ufak bıçaklarla parçalayarak kendi kendine temizleyen BrushrollClean özelliği. Sizi temizliği yarım bırakıp, fırçalardan sarkan şeyleri elle almak derdinden kurtarıyor. Ne var ki, bugüne kadarki yoğun kullanımımda dahi, ne olduğunu denemek için çalıştırdığım ilk sefer dışında bir daha kullanmamı gerektirecek bir durum olmadı.

 

Ürünün Ergorapido_2in1 özelliğiyse şurada devreye giriyor: Gövdesindeki tuşa bastığınızda ortasındaki ünite kolayca çıkıyor. Bu sayede her evden alışık olduğumuz bir şarjlı el süpürgesi elde ediyoruz. Tabi ki bu el süpürgesi piyasadaki standart modellerden çok daha performanslı ve pratik. Ucuna takabileceğiniz uzatma parçasıyla evde veya arabadaki koltuk araları gibi dar yerleri, yine bu parçaya ilave edeceğiniz fırçayla da çizilmelerin önüne geçerek mobilya gibi hassas yüzeyleri temizleyebilirsiniz. El süpürgesinin gücünde ana süpürgeyle karşılaştırıldığında hiçbir eksiklik yok. Kırıntıları rahatlıkla toparlıyor. Bir diğer nokta ana süpürgede yer alan düşük hız modu el süpürgesinde bulunmuyor. Zaten daha kısa süreler ve daha küçük alanlar için kullanılacağına göre bir sorun olmasa gerek. Son olarak biriktiğinde boşaltacağınız toz haznesi de el süpürgesinde yer alıyor.

 

Alacağım süpürgede aradığım ilk özellik kablosuz kullanım kolaylığına sahip olmasıydı. Hızlı temizlik gerektiğinde priz arama, fiş takma derdi olmasın istiyordum. Elektrik kablosunun ağırlık yapmasını, habire bir yerlere sarılıp eşya devirmesini sorun etmemek çok güzel. İkinci olarak, zaten bir şarjlı el süpürgem olmadığı için ayrılabilir el süpürgesi özelliği hem işime çok yaradı hem de ikinci bir süpürgenin kaplayacağı yere nazaran daha kompakt bir çözüm sağladı. Eğer ihtiyacınız çok büyük olmayan bir alanı ara ara süpürmekse, kablo kısıtlaması olmadan rahatça temizlik yapmak istiyorsanız, hali hazırda bir şarjlı el süpürgeniz yoksa ve temizlik yapacağınız alan çok büyük değilse bu ürünü kesinlikle tavsiye ederim. Eğer zaten bir şarjlı el süpürgeniz var veya ayrılabilir şarjlı el süpürgesi özelliğiyle ilgilenmiyorsanız yine kablosuz kullanım özelliğine sahip hem de daha performanslı Electrolux UltraPower serisine bakabilirsiniz. Fiyat performans açısından bakıldığında da Electrolux ERGO13 mudaillerine göre çok iyi bir yerde. Dyson, Black&Decker'ın ürünleri arasında, en azından kağıt üstünde, daha kuvvetli modeller var gibi gözüküyor. Gel gelelim bunlar hem fiyat açısından benim seçtiğim süpürgenin 2 veya 3 katına satılıyor, hem de tasarım açısından gözüme hoş gelmeyen bir yapıya sahipler. Bunlardan muaf, LG'nin ürünü (https://teknoseyir.com/lg-cordzero-vs8400scw-sarjli-elektrik-supurgesi-incelemesi) yine ERGO13 gibi şık bulduğum bir tasarıma ve sanırım benzer teknik özelliklere sahip. Yine de fiyat etiketi daha yüksek gözüküyor ve harici pil çözümü yerine ERGO13'ün dahili pil kompaktlığını tercih ederim.

 

Sonuç olarak Electrolux ERGO13 beklediğimden çok daha iyi çıktı. Kullanımını pratik ve zevkli bulduğum için uzun süre her temizlik işi çıktığında başkasına bırakmadan ilk ben el atar oldum. Her şeyden öte, anne baba yanında yaşayan bekar halimle dahi benim küçük ve büyük ev aletlerine git gide ilgimin artmasına sebep oldu 🙂

BeğenFavori PaylaşYorum yap