Amiga 500 Plus

Siz incelemediniz ben inceliyorum. (Tozlu raflara gönderme-Tozlu raflarda Amiga bölümü bekliyoruz hali hazırda.) İkinci bilgisayarım... Sene 1992... Bir yaz öğleden sonrası. Zamanın durduğu bir vakitte kavuşmuştum Commodore Amiga 500 Plus'ıma. İlk oynadığım oyun Rainbow İsland adında bir platform oyunuydu. Sonrasında sanırım Lotus Esprit ve biraz da Shadow of the beast. Bu isimleri duymak bile yaşı hallice olan bazı kullanıcıları heyecanlandıracaktır. Amiga bizlere yepyeni dünyaların kapılarını açmıştı. Evet Commodore 64 lerimizle hayal dünyasına ilk yolculuğumuzu gerçekleştirmiştik ama bir şeyler eksik gibiydi. ufkumuz biraz dar kalıyordu. Hele de bu cihazın son günlerinde kilobaytlar yetmiyordu genişleyen hayal yelpazemize. C64 bizleri bir kapıdan içeriye çekmişti ve artık bizler için geri dönüş yoktu.

Commodore 64 ten Amiga 500 e geçen her Türk genci gibi ben de şoke olmuştum. Müzikler gerçekti, renkler de öyle. Hele o grafikler. Atari salonlarında gördüğüm Street Fighter 'ı aynı grafiklerle ve seslerle evimin salonunda oynayacağımı söyleseler sanırım güler geçerdim ama Amigayla karşılaştığımda şaşkınlığımdan küçük dilimi yutmak üzereydim. 3.5' inch lik mavi disketimizi sağ taraftaki boşluktan içeriye yerleştirdiğimizde yanan yeşil ışık gözlerimin önünde ve sürücüden gelen ses de hala kulaklarımdadır ve en büyük orkestraların muhteşem tınılarından bile evladır benim için.

Dışarıdan bakanların atari oyunu diyerek küçümsedikleri tüm oyunlar bizim için bambaşka diyarlara açılan portallardı aslında. Hayatın tüm karmaşasından bizleri kurtaran ve inanılmaz maceralara yelken açmamızı sağlayan o geçitleri unutmak mümkün mü? Another World'ü unutabilir misiniz? peki ya Lost patrol' ü. Daha o yaşta akranlarımız arka bahçede maç için kavgaya tutuşurken bizler yelken açıyorduk karayiplerde Pirates'la.
O disketi çıkartıp bir başkasını taktığımızda Ortaçağın bataklıklarında bir şövalyeye dönüşüveriyor ve kendimizi Moonstone'un mistik dünyasına kaptırıveriyorduk hafif hafif. Sonra annemizin sesiyle irkiliyor ve kum canavarının devasa sopasından son anda kurtulup salondaki yemek masasına koşuyorduk. Yatağımıza gitmeden önce galaksinin derinliklerine son bir görev için dalıyorduk Wing Commander'ın muhteşem atmosferinde. Okulda çoğu arkadaşımız evvelki gece oynanan Fenerbahçe-Galatasaray derbisini konuşurken biz birkaç kafadar bir köşeye çekilmiş Goblins'te uyuyan devi nasıl aşacağımızı tartışıyorduk. Okulun bahçesinde kovalamaca oynayan çocuklar gökyüzünde bir helikopter görünce heyecanla koşarak onu birbirlerine gösterdiklerinde başımızı çevirip bakmıyorduk bile çünkü biz o sırada akşam eve gidince, Alpha Centauri 'den tanesi beş krediye aldığımız kuantum tüplerini Vega sistemindeki bir ticaret istasyonuna sekiz krediden satıp uzay gemimize laser booster almanın planlarını yapıyorduk Frontier Elite 2 'de.

İşte bu yüzden Amiga'yı unutamam. Ufkumu genişleten ve bu gün kendi çapında bir yazar olmama vesile olan cihazdır kendisi. Hatta ona cihaz demek hakaret bile sayılabilir bence. Gerçekle hayal arasına çekilmiş altından bir köprüdür benim içim Amiga 500 Plus.

Yeni incelemelerde görüşmek dileğiyle ve saygılarımla. Sürç-i Lisan ettiysem affedin sağlıcakla kalın.

Hakan KAYA

BeğenFavori PaylaşYorum yap
  • serdaryildiz @serdaryildiz

    Güzel yazınız için teşekkürler.

  • iergin @iergin

    Eskiden teknolojik aletler daha çok heyecan veriyordu o kesin. Ağzım açık pc dergisi okuyordum ve onları lazım olur diye saklıyordum. Geçenlerde ortalığı toplarken yer kapladıkları için atayım dedim ama şöyle bir göz gezdirirken dünyanın ne çabuk değiştiğini fark ettim. Onları artık istesem de atamam çünkü yıllar ilerledikçe nostaljik olarak daha çok kıymetleniyorlar. Yine atarim, keşke atmasaydım.