"Korku tacirleri ve rantsal dönüşümcüler" ne bekliyor bilmiyorum ama bilimsel veriler Adalar segmentinin M~7 büyüklüğünde bir deprem üretebilecek potansiyelde olduğunu gösteriyor. Böyle ciddi bir konuda tedbir almanın önüne geçebilecek rehavetten sakınmak ve komplo söylemlerinden kaçınmak iyi olacaktır.


@oniki Bu deprem konusu, İstanbul'da yaşayan ve 99'daki depremleri çocukken hissetmiş, Avcılar'da enkaz altında ölen insanları görmüş biri olarak çok hassas olduğum bir konu. Bunu safsatalardan, bilim dışı söylemlerden arınıp ciddiyetle ele almak lazım. Ancak o zaman bu denli ölümcül olmaktan çıkartıp Şili ve Japonya'daki seviyelere ulaşabiliriz. Bunun ötesi retoriktir, insan hayatını kurtarmak istiyorsak laf kalabalığıdır. Bu nedenle bu retorikten uzak uzunca bir cevap yazmaya çalıştım:
"Şemsiye rantçıları var diye meteorolojik tahminler sağanak yağış ve taşkın riskini işaret ediyor."
Rantın, rantçının olması bilimsel literatürdeki gerçekleri değiştirmiyor. Bunun tersi mümkün olabilir tabii. "Sağanak yağış" tahmini var diye şemsiye satıcıları avuçlarını ovuşturabilirler, hava bulutlanınca çok pahalıya şemsiye de satabilirler. Fakat şemsiye satıcısının kâr marjı, atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasını veya yağmurun yağma olasılığını değiştirmiyor.
Bir kişinin "Prof." unvanına sahip olması da söylediklerini otomatik olarak geçerli kılmaz. Bilimde geçerli olan şey kişinin kartviziti değildir. Geçerli olan şey gözlemler, ölçümler, deneyler, modeller ve bunların bağımsız olarak sınanabilir sonuçlarıdır. Bunlara göre referanslı bir konuşma geçerlidir.
"Cımbızlama" yaparak iyimserlik saçmak mümkündür elbet. İnsanın hoşuna giden birkaç çalışmayı ve o çalışmadan "hoş" kısımları seçip geri kalan literatürü görmezden gelmesi de mümkündür. Ancak kozmosun insanı mutlu etmek, gönlünü hoş tutmak gibi bir derdi yok. Fiziksel gerçekliklerin bir amacı, temennisi veya duygusal tercihi yok zira.
Gönlünü hoş tutana inanma eğiliminde olmanı anlıyorum, gayet insani. Ancak bilim, insanın kendini iyi hissetme ihtiyacına göre çalışmıyor.
Şimdi Marmara'ya gelelim:
Burada önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekiyor: Marmara Denizi'ndeki bütün fay segmentleri aynı davranmıyor ve farklı çalışmalar farklı segmentleri inceliyor.
Lange ve arkadaşlarının 2019 yılında Nature Communications'da yayımlanan çalışması, Kumburgaz Havzası'ndaki Kuzey Anadolu Fayı segmentinde deniz tabanı akustik-jeodezik ölçümler gerçekleştirmiş. Yaklaşık 2,5 yıllık milimetre hassasiyetindeki ölçümlerde anlamlı bir fay yer değiştirmesi tespit edilmediği görülüyor. Çalışma, bu kesimin en az 3 km derinliğe kadar kilitli olduğunu ve daha derinde de kilitlenmenin devam ediyor olabileceğini ortaya koyuyor. Aynı çalışma, 1766'dan bu yana en az 4 metre kayma açığı birikmiş olabileceğini ve bunun yaklaşık Mw 7.1-7.4 büyüklüğünde bir depremin sismik momentine karşılık gelebileceğini hesaplıyor.
Pierre Sakic ve arkadaşlarının 2016 tarihli Geophysical Research Letters çalışması da İstanbul-Silivri segmentinde deniz tabanı akustik ölçümleri yapmış. Altı aylık gözlem süresince anlamlı ve sürekli bir yüzey sürünmesi tespit edilmediği en altta kaynak olarak eklediğim çalışma linkinin içeriğinde görülebilir. Ölçümler, yüzeydeki kayma hızının sıfıra yakın olduğunu ve üst sınırın yaklaşık 6 mm/yıl olduğunu gösteriyor. Yani bu çalışma "fayda hiçbir yerde, hiçbir derinlikte sürünme yok" demiyor, ancak gözlenen kesimde, ölçüm hassasiyeti dahilinde önemli bir sürekli yüzey sürünmesine dair kanıt bulamıyor.
Adalar, yani İngilizce kaynaklarda geçen ismiyle "Princes' Islands" segmenti için ise Ergintav ve arkadaşlarının 2014 tarihli GPS çalışması doğrudan gerinim birikimine işaret ediyor. Araştırmacılar bu segmentte kayma açığı birikim hızını yaklaşık 10-15 mm/yıl olarak hesaplamış. 1766'daki son büyük depremden bu yana geçen süre dikkate alındığında, model varsayımlarına bağlı olarak yaklaşık 2,5 ile 3,7 metre arasında kayma açığı birikmiş olabileceği hesaplanıyor. Çalışmanın vardığı sonuç şunu ifade ediyor: Princes' Islands segmenti, Marmara'daki Kuzey Anadolu Fayı üzerinde bir sonraki Mw > 7 deprem için en önemli adaylardan biri.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Bilim insanları "kesin olarak şu tarihte Mw 7,34 deprem olacak" demiyor. Böyle bir iddia zaten sismolojinin bugün sahip olmadığı bir hassasiyetle yapılmış olurdu ki bu da mümkünsüz.
Ancak mevcut jeodezik, sismolojik ve paleosismolojik veriler Marmara'daki bazı segmentlerde kayma açığının ve elastik gerinimin biriktiğini, bazı kesimlerin ise sürünme veya daha karmaşık deformasyon davranışı gösterebildiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla bilimsel olarak söylenebilecek şey "deprem kesinlikle şu gün olacak" değil, bazı segmentlerin büyük deprem üretme kapasitesine sahip olduğu ve birikmiş deformasyonun deprem tehlikesi açısından ciddi biçimde dikkate alınması gerektiğidir.
Küçük sarsıntıların devasa bir kilitli fay segmentini "rahatlatması" tartışmasını da duyageliyoruz, en azından ben 99'daki depremlerden beri her önemli depremden sonra televizyonda saatlerce konuşan uzmanlardan duyuyorum. Çok eskiden ilköğretim - lise zamanlarımda yani literatür sayfalarını karıştırmadığım, bu işlerin içine dalmadığım zamanlarda beni de rahatlatırdı bu söylemler. Fakat işler o kadar "basit" değil maalesef.
Burada da sık yapılan bir kavramsal hata var.
Evet, her deprem bir miktar sismik enerji ve moment açığa çıkarır. Küçük depremler yerel gerilimi azaltabilir, artırabilir veya yeniden dağıtabilir. Ancak birkaç küçük depremin, onlarca kilometrelik bir fay segmentinde yüzyıllar boyunca birikmiş metrelerce kayma açığını anlamlı ölçüde ortadan kaldırdığını söylemek için fiziksel bir temel gerekir.
Mw ölçeği logaritmiktir. Sismik moment yaklaşık olarak büyüklük farkının 1,5 katının 10 tabanındaki üssüyle ölçeklenir. Örneğin Mw 7 büyüklüğündeki bir deprem ile Mw 4 büyüklüğündeki bir deprem arasında yaklaşık 31.600 kat sismik moment farkı vardır.
Dolayısıyla "küçük küçük sallanıyor, rahatlıyor" şeklindeki anlatı bilimsel bir analiz değil. Küçük depremler fay sistemindeki gerilimi yeniden dağıtabilir. Fakat tek başlarına, büyük ve kilitli bir segmentte birikmiş kayma açığının önemli bir bölümünü ortadan kaldırdıklarını varsayamayız. Yıkılmak üzere olan bir barajdan damla damla su boşalacak beklentisine benzetebiliriz.
Bilim insanlarından "10 yıl içinde nerede, kaç büyüklüğünde, hangi gün ve hangi saatte olacağını tam söylesin, bilemezse ceza alsın" diye kesin takvim istemek ise rasyonel bir bilimsel beklenti değil.
Bu, meteorologa "2029 yılının 14 Mart günü saat 16.23'te tam olarak kaç damla yağmur düşeceğini söyle" demek gibi bir şey.
Bu, falcılardan beklenebilir ve inanan da çıkabilir tabii. Veyahut medyada, Twitter'da, orada burada sürekli bir iddia paylaşıp, bu iddialardan birisi tutunca "ben demiştim" diyenlere de inanan çıkabilir. Bunun adı da var: Texas Sharpshooter Fallacy.
Sismoloji bugün depremi gün ve saat düzeyinde deterministik olarak tahmin edemiyor. Ancak fay geometrisi, kayma hızı, kilitlenme durumu, sismojenik derinlik, geçmiş kırılmalar ve olasılıksal sismik tehlike analizleri üzerinden hangi bölgelerin ne tür bir deprem tehlikesi taşıdığını değerlendirebiliyor.
Belirsizlik olması, hiçbir şey bilinmediği anlamına gelmiyor.
Bir doktorun "bu kişinin tam olarak hangi gün kalp krizi geçireceğini söyleyememesi", hipertansiyonun ve damar tıkanıklığının risk faktörü olmadığı anlamına gelmediği gibi.
Hatay meselesinde de rakamları doğru okumak gerekiyor.
717.614 sayısı Hatay'ın bina stoğu değil, deprem bölgesindeki 11 ilde incelenen toplam hasar tespit havuzunu ifade ediyor. Bu nedenle bu sayıyı alıp yalnızca Hatay'daki ağır hasar veya yıkım sayılarıyla karşılaştırarak "%2 bina çöktü" sonucuna ulaşmak istatistiksel olarak yanlış bir payda kullanımıdır.
Hatay için kullanılacak oranlarda, karşılaştırılan hasar sınıflarının ve toplam yapı sayısının aynı değerlendirme evrenine ait olması gerekir. 13.517 yıkık, 67.346 ağır hasarlı ve 8.162 acil yıkılacak yapı sayılarını topladığınızda 89.025 yapı elde ediliyor. Eğer yaklaşık 130.000 yapıdan oluşan doğrudan etkilenen aynı değerlendirme evreni esas alınıyorsa:
89.025 / 130.000 * 100 = yaklaşık %68,48.
Ancak burada metodolojik olarak önemli bir şart var: 130.000 sayısının gerçekten bu hasar sınıflandırmalarıyla aynı yapı evrenini temsil eden resmi kaynak tarafından tanımlanmış olması gerekir. Aksi hâlde doğru sayıları yanlış paydayla bölüp yanlış bir oran üretiriz.
Yani "717.614'ü al, 13.517'ye böl, %2 çıktı" şeklindeki hesap zaten baştan elma ile bütün meyve reyonunu karşılaştırmak gibi bir şey.
İstanbul için İBB ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi'nin "İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi", güncel bina, nüfus ve altyapı envanterlerini kullanarak kapsamlı bir deprem kayıp senaryosu ortaya koyuyor.
Mw=7.5 büyüklüğündeki bu senaryo depreminde, İstanbul'da ortalama 135.000 (üst sınır 194.000) binanın orta ve üzeri düzeyde hasar göreceği öngörülüyor. Bu kapsamda 20.000 ila 30.000 binanın ağır, 2.500 ila 5.000 binanın ise çok ağır hasar sınıfına girmesi bekleniyor. Ayrıca, hasarlı inşaat alanı ve 2009 yılı birim maliyetleri üzerinden hesaplanan doğrudan yapısal hasar kaynaklı mali kaybın 25,6 milyar TL (günümüz parasıyla yaklaşık 650 milyar TL diyebiliriz), altyapı ve iş kaybı dahil toplam ekonomik kaybın ise 80-100 milyar TL (günümüz parasıyla yaklaşık 2-2,5 trilyon TL) mertebesinde olacağı tahmin ediliyor.
Bunlar "kesinlikle böyle olacak" kehanetleri değil. Senaryo modellemeleri.
Ama "senaryo olduğu için hiçbir anlamı yok" demek de aynı derecede mantık dışı.
Mühendislik zaten tam olarak bu yüzden var.
Mühendislikte tasarım, "her şey muhtemelen iyi gider" varsayımı üzerine kurulmaz. Belirlenmiş tasarım senaryoları, yük kombinasyonları, sınır durumları, güvenlik katsayıları ve kabul edilebilir risk seviyeleri dikkate alınır.
Hiçbir mühendis teorik olarak mümkün olan sonsuz sayıdaki felaket senaryosuna karşı sınırsız dayanıklılıkta yapı tasarlayamaz. Ancak "ortalama olarak muhtemelen sorun çıkmaz" diye de bina, köprü veya uçak tasarlamaz.
Uçaklarda birbirini yedekleyen bağımsız sistemlerin, yedek hidrolik devrelerin, acil durum güç sistemlerinin ve çoklu hata toleranslarının bulunmasının sebebi de budur.
Mühendis, "Nasıl olsa 10 bin metrede motorlara kuş sürüsü girmez, sensörler buzlanmaz ve pilot yanlışlıkla kontrol paneline kahve dökmez" diye tasarım yapmaz.
Belirli hata ve arıza senaryolarını hesaba katar.
Deprem mühendisliğinde de mantık budur.
Bilimsel literatür "Deprem kesin olarak şu tarihte olacak" diyemiyor diye "o hâlde büyük deprem tehlikesini de hesaba katmayalım" sonucuna varmak, uçak mühendisine "motorun tam olarak hangi saniyede arızalanacağını söyleyemiyorsan ikinci hidrolik sistemi niye koyuyorsun?" demek kadar anlamsızdır.
Ve son olarak başa dönelim:
Ortada şemsiye satan biri olabilir.
Birileri deprem korkusundan para kazanıyor da olabilir.
Birileri deprem korkusunu abartıyor da olabilir.
Birileri tam tersine deprem riskini küçümseyerek siyasi veya ekonomik çıkar sağlıyor da olabilir.
Bunların her biri ayrıca araştırılabilir.
Fakat bir kişinin ekonomik çıkarı olduğunu göstermek, fayın kilitlenme durumunu değiştirmez.
Bir profesörün iyimser konuşması, GPS istasyonlarının ölçtüğü deformasyonu ortadan kaldırmaz.
Birinin korku satması, deniz tabanındaki milimetre hassasiyetindeki jeodezik ölçümleri otomatik olarak geçersiz kılmaz.
Bir başkasının "ben depremden korkmuyorum" demesi de kayma açığını sıfırlamaz.
Doğa, kimsenin psikolojik konforunu optimize etmek zorunda değil.
Bilimsel olarak yapılması gereken şey ise kulağa en hoş gelen senaryoyu seçmek değil eldeki ölçümlerin, verilerin ve modellerin gerçekten ne söylediğine bakmak.
Çeşitli kaynaklar:
https://www.nature.com/articles/s41467-019-11016-z
https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/2016GL069600
https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/2014GL060985
https://academic.oup.com/gji/article/229/3/1785/6516328
https://www.science.org/doi/10.1126/science.adz0072
https://depremzemin.ibb.istanbul/tr
https://depremzemin.ibb.istanbul/tr/istanbul-ili-olasi-deprem-kayip-tahminlerinin-guncellenmesi-projesi