Beyond: Two Souls’u bugün bitirdim. Zamanında bir yerlerde bırakmıştım oyunu; şimdi dönüp baktığımda, hikâyenin aslında daha çok başlarında terk ettiğimi fark ettim. Oynama süremin 30 saati aşmış olmasıysa şaşırtıcıydı; üstelik farklı sonları denememiş, yalnızca düz bir şekilde ilerlemiştim. Küçük bir sapmayla “mutlu” sayılabilecek bir sona ulaştım diyebilirim.

Oyunun anlatı yapısı, Quantic Dream’in tarzına uygun şekilde parçalı ve zamansal olarak atlamalı. Ancak bazı bölümler —örneğin Navajo ve Evsiz bölümleri— ya tamamen gereksiz hissettiriyor ya da işlevsel olarak birbirini tekrar ediyor. Bu bölümler kurgudan çıkarılsa bile büyük bir anlam kaybı yaşanmazdı. Bir de özellikle CIA temalı sahneler tam anlamıyla klişelerle dolu. “CIA tarafından eğitilip sonra ihanete uğrama” hikâyesi sinemada da, oyunlarda da defalarca işlendi. Burada yeni bir şey sunulmaması hoşuma gitmedi.

Oyunun en güçlü yanı, Elliot Page ve Willem Dafoe’nun oyunculukları. Yüz ifadeleri, seslendirme ve performans yakalama teknolojisi o döneme göre oldukça etkileyici. Zaten bu performanslar olmasa, oyunun kimi sahneleri tamamen boşluk hissiyle geçip gidebilirdi. Oyunu bitirme isteğimi canlı tutan en önemli şey de bu gerçek oyunculuk hissiydi. Buna rağmen, karakterlerin derinliği senaryoda yeterince desteklenmediği için duygusal yoğunluk zaman zaman kırılıyor.

Oynanış kısmı ise günümüz için tam anlamıyla bir eziyet. Kontroller, Quick Time Event (QTE) temelli klasik sistemin dışına çıkamıyor. “A tuşuna hızlıca bas”, “şu yöne eğil” gibi komutlar artık çağ dışı hissettiriyor. Aiden ile yapılan etkileşimler ilk başta ilgi çekici olsa da bir noktadan sonra yüzeysel kalıyor. Oyuncuya sunulan etkileşim özgürlüğü oldukça kısıtlı. Karar verme anları ise çoğu zaman dramatik bir ağırlık taşısa da, sonuçları sınırlı olduğu için yapay bir seçim maalesef.

Müzikler fena değil; Hans Zimmer etkisi hissediliyor, ancak çoğu sahnede bu etki sadece yüzeysel kalıyor. Kimisi sevmiş olabilir.

#BeyondTwoSouls #QuanticDream #ElliotPage #WillemDafoe

BeğenFavori PaylaşYorum yap
  • Uğur Yurtsever @ugury

    Yabancıların çok güzel bir tabiri var. "Style over substance". Güzel görünen ama içi boş. Çıktığı dönemde bile tam olarak bu tabirin karşılığı bir oyundu. Hatta Quantic Dream'i de çok iyi tanımlıyor. Sadece anlatı odaklı, "hikaye ilerletmeli" interaktif işlere bayılsam da; bu adamların oyunlarını, David Cage'in mantık hatalarıyla dolu berbat kalemine rağmen kendisini Hitchcock falan zannetmesi yüzünden hiçbir şeye benzetemiyorum.

    • tolhildan @tolhildan

      Hikâye konusunda katılıyorum. Bu oyun özelinde Aiden mevzusu yine fena olmayan bir yere bağlandı da mesela Navajo bölümü oyunun süresini uzatmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. İstihbarat Teşkilatı mevzusu çok klişe ve mantık açısından tutarsız hissettirdi. Oyunun sonunda Nathan'ın(Willem Dafoe) amacı da iyi işlenmemiş, daha iyi bir zemin hazırlansa daha iyi olurmuş en azından. Bundan sonra Fahrenheit ve Heavy Rain var sırada. Belki onları da oynarım, ama muhtemelen internetten hikâyelerini izleyerek geçeceğim.

  • gökhan yeniay @cgokhanyeniay_1

    Aksine ben bu oyunu çok beğendim, hatta oyunun bitmesini hiç istemedim. Artık yaş itibari ile bu tarz tuş yardımlı oyunları oynamak bana daha keyif veriyor.

    • tolhildan @tolhildan

      Jodie-Aiden arasındaki bağ, oyunu ilerletme sebeplerimdendi. Ancak hikâyenin özellikle ortalarından itibaren gereksizce uzatılmaya çalışıldığı hissi yormadı değil. Yine de bu, oyunu yarım bırakacak kadar rahatsız edici değildi.