Ürünü ben de inceledim, esas incelemeyi ben yaptım hatta. 🙂 Yazı olarak hazırladım, son halini verince PCL'deki son yazılarımdan biri olarak çıkacak. Ben ise "sadece tiz değil, mid de sakat" diyorum. 😀
Hangi müziği dinlediğine bağlı olarak en iyi flat'te alınır demek mümkün (ekolayzer ayarlarından bahsediyoruz değil mi? ). Ses monitörleri amaçları dahilinde en "düz" tepkiyi vermek üzere hazırlanırlar. Tüketici tipi hoparlörler ise, çoğu insan müzik dinlerken basları daha etkileyici bulduğundan, genellikle basları abartan bir tepkiye sahiptir. HiFi diye aldığımız sistemler de buna dahil.
Ses kartının bir etkisi var evet. Ancak aynı kaynağı müzik için tasarlanmış bir HiFi sistemle, bir de Z906, Z-5500 tipi sistemle dinlediğinde ciddi bir fark görebiliyorsun. Hangisini beğendiğin kişiye göre değişir belki ama ben müziği kaynağa mümkün olduğu kadar yakın dinlemeyi tercih ediyorum, dolayısıyla HiFi sistem daha çekici geliyor.
Kendi karşılaştırmamda bunu emektar Sony MHC-G88'imle karşılaştırdım. Slash'in Les Paul'ünden akan nefis soloların, G88'in 80'er Watt'lık iki kolonundan sonra Z906'da nasıl kaybolduğunu dinlemen gerek. Ben daha önce de Murat'ın Z-5500'üne mok atmıştım zaten. 🙂
Benim görüşümü zaten okursun daha sonra, detayları vereceğim. Genel görüşüm ise hala bu tip sistemlerin "sub-optimal" müzik deneyimi sunduğu yönünde. Çok geliştiklerini kabul ediyorum ve 6 kanal karıştırılmış bir barok dönem eserinde mesela hiç beklemediğim kadar etkilendiğimi de söylemeliyim. Bas sorunu (yani, basların tek kaynaktan aşırı gelmesi sorunu) elbette bas ayarıyla çözülebilir. Genel dengesizlik de bir yere kadar çözülebiliyor ekolayzer ayarlarıyla. Ama hala yeterli değil.
Sonuç? 😀 Elbette, film izlemek için bunlardan biri gerek. Ama ben sanırım bunların ön uydularının yanına G88'imin kolonlarını dikeceğim, Adam Audio gibi bir şeylere param yetene kadar.
Tam doğru değil. 🙂 DSG'leri ayrı bir kategori olarak algılamışsınız. Onlar da aslında bir tür robotize manuel.
Genel olarak dört tip var. CVT'ler, manuel'ler, robotize manuel'ler, viskoz kavramalılar. CVT'ler ve manuel vitesler konusunda sorununuz yok zaten. Onları geçiyorum.
Robotize manuel'ler, temelde manuel vites düzeneği olup, vites değişimlerini "robotlar" yardımıyla yapanlar. Robot da birkaç sensör ve aktüatörden oluşuyor. Kabaca, sizin yerinize debriyaja basıp, vites kolunu sağa çekip yukarı iten hidrolik pistonlar düşünün.
Robotize manuellerin iki tipi var temelde. "Tek kavramalı" ve "çift kavramalı". Çift kavramalı sizin DSG olarak bildiğiniz şey. Her ikisinde de fiziksel olarak debriyaj var; debriyaj _pedalı_ yok. DSG olmayanda tek bir baskı balata var, DSG olanda iki tane baskı balata var. Ama her ikisinde de vitesi değiştiren şey bir "robot"; bu nedenle de DSG aslında "robotize manuel"in bir çeşidinden ibaret. Opel'in "Easytronic"i de, VW'nin DSG'si de birer "robotize manuel". DSG'de iki tane baskı balata var ve vites dişlilerinin yerleşimi farklı, o kadar.
Viskoz kavramanın farkı ise debriyajın (pedalın değil, komple debriyajın) bulunmaması. Debriyajın görevini (ve daha fazlasını) tork konvertörü denen parça üstleniyor. Bu bir "viskoz kavrama" işte. Şanzuman yağının akışıyla kavramayı sağlıyor. Zaten bunların şanzuman yağı da normal şanzuman yağı değil; ATF (Automatic Transmission Fluid) deniyor. Otomatik şanzumana kesinlikle normal şanzuman yağı konulmuyor. Geri kalanında yine bir dişli düzeneği var ama viskoz kavramalı otomatikleri tanımlayan şey bu dişli düzeneği değil.
"Peki tiptronik ne?" sorusunun geleceğini öngördüğümden onu da ekleyeyim. 🙂 Halk arasında tiptronik diye bilinen şey, vites seçmenize izin veren bir viskoz kavramalı (klasik tipte) otomatik şanzumandan ibaret. Yine tork konvertörü denen parça var.